<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115</id><updated>2012-02-16T11:15:27.268-08:00</updated><category term='VİDEOLARIM'/><category term='MAKALELER'/><category term='BAŞÖRTÜSÜ'/><category term='EFENDİMİZ...'/><category term='KARIŞIK'/><category term='FİLİSTİN'/><category term='ATIŞMALARIM'/><category term='PEYGAM EFENDİMİZLE İLGİLİ'/><category term='GÖZLERİNE MEFTUNUM.'/><category term='AHMET BAL ŞİİRLERİ'/><category term='TAKVADA'/><title type='text'>TEVHIDFM</title><subtitle type='html'>islami,tevhidi,site ve radyosu</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>124</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-187751161921310674</id><published>2008-10-22T05:46:00.000-07:00</published><updated>2008-10-22T06:04:33.542-07:00</updated><title type='text'>TEVHİD</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SP8kjN4t66I/AAAAAAAAA-U/fryM52LtIyI/s1600-h/bakara%2520165.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SP8kjN4t66I/AAAAAAAAA-U/fryM52LtIyI/s400/bakara%2520165.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259963077233601442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SP8jSnC_w9I/AAAAAAAAA-M/rJn5l6AngQ0/s1600-h/bakara%2520107.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SP8jSnC_w9I/AAAAAAAAA-M/rJn5l6AngQ0/s400/bakara%2520107.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259961692418196434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TEVHİD &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlik, birlemek.Allah'ın varlığını, birliğini, tüm yetkin nitelikleri kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak. Bu bilgi ve inanç en özlü biçimde "Lâ İlâhe İllallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) cümlesiyle ifade edilir. Bu nedenle bu cümleye tevhid kelimesi (kelime-i tevhid) denir. Tevhid kelimesini söyleyen ve buna inanan kişi mümin ve muvahhid adını alır. Tevhid konularını inceleyen ilme ve tevhid ilmi (ilm-i tevhid) adı verilir.Tevhid kelimesi Kur'an'da geçmez. Buna karşılık tevhid inancı çeşitli yönleriyle sayısız ayette dile getirilir.Özellikle Mekke'de inen ayetler, tam olarak kavranması amacıyla tevhid inancı üzerinde yoğunlaşır. Usulü'd-din denilen, dinin üç temel ilkesinden ilkini oluşturan tevhid inancı İslam bilginleri, kelamcılar ve mutasavvıflar tarafından derinlemesine incelenerek çeşitli yorumlara tabi tutulmuştur.Kur'an, tevhid inancını Allah'ın zatı, tekliği, sıfatları, evren ve insanla ilişkileri açılarından çeşitli boyutlarıyla ortaya koyar. Bütün bunlar şöyle özetlenebilir.Allah birdir, O'ndan başka ilâh yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O'na muhtaçtır. O'na benzer bir şey yoktur. O, bir ortağı olmaktan münezzehtir. Eğer O'nun yanısıra başka tanrılar olmuş olsaydı, onlardan kimileri diğerleri üzerinde egemenlik kurmak isterlerdi. O birdir, ama Hristiyanların sandığı gibi üç içinde bir değildir. O'na oğulları, kızları isnad edenler, İsa (a.s)'in O'nun oğlu ya da kendisi olduğunu söyleyenler Allah'a iftira etmiş olurlar. O'nun ne oğulları, ne de kızları vardır. O, doğurulmamıştır, doğurmamıştır. Ancak kafirler, hiçbir şey yaratmayan ve kendisi için yaratılmış olan şeyleri O'na ortak koşarlar. O sözde tanrılar ki, ne kötülük, ne de iyilik yapmaya güç yetirebilir; ne ölümü, ne hayatı, ne de yeniden dirilmeyi kontrol edebilirler. Bu nedenle, Allah'la ilişkili olabilecek bir tanrı yoktur. İnsanların uydurduğu tanrılar, zanna dayalı isimlerden ve onların nefislerinin hevasından başka bir şey değildir.Allah, mutlak güç sahibidir. Her şeyin dönüşü, O'nadır. O, yaratıcıdır, yaratma sürecini başlatan ve dilediği gibi yaratandır. Başlangıçta gökleri ve yeri yarattı, onları duman ya da nebülöz halindeki bir cevher gibi bir araya getirdi ve daha sonra birbirinden ayırdı. Gökler ve yer, üzerindeki tüm varlıklarla birlikte O'nun emri kesindir, kimse onu değiştiremez. Yarattığı güneş, ay ve yaldızların tümü O'nun kanunlarıyla ve O'nun buyruğuyla hareket ederler. Gökte ve yerde bulunan her yaratık O'nun emirlerine gönüllü olarak boyun eğer. O, her şeyi yaratan, vareden ve onlara şekil verendir.Allah âlemlerin rabbidir, gizlilerin de rabbidir. O'nun gücü her şeye yeter; göklerin ve yerin tüm güçleri O'na aittir. O, kerim olan Arş'ın, yüce Arş'ın rabbidir. Tüm yükselme derecelerinin sahibidir. Bir beşik gibi arzı uzatır, gökte, uygun ölçülerde su indirir. O, bütün varlıkları çiftler halinde yarattı. Gökkubbeye düzen ve mükemmellik verdi. Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hakimiyeti Allah'ındır. Doğu ve batı O'nundur. Ne yana dönerseniz dönün, O oradadır. Çünkü her şeyi kuşatmıştır. Kürsüsü gökleri ve yeri kaplar. Yarattıklarını koruyup gözetir ve bunda hiçbir güçlükle karşılaşmaz. O, azizdir, hikmet sahibidir.Allah yalnız yaratıcı değil, aynı zamanda rahimdir, rızk verendir, koruyandır, yardımcıdır, hidayet verendir ve tüm yaratıkların darda kalmışlarına yardım ulaştırandır. Allah dünyayı oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır. Dünya, belirlenmiş bir süreye göre, bir amaçla ve bir plan doğrultusunda yaratılmıştır. O kanunlar çıkarır, rehberlik eder, her şeyi bir ölçü ve takdire göre düzenler, yaratır, yol gösterir. O, her şeyi bilendir. Her şeyi görendir.Allah, hüküm verenlerin en iyisidir. Hiç kimseye asla zulmetmez. İnsana adaletsiz davranan O değil, kendi nefsine zulmeden insandır. Hüküm gününde adalet tartıları kurulacak, en küçük bir amel bile hesaplanacaktır. O çabuk ceza verendir ve acı azapla cezalandırır. İnsanlara adil olmalarını buyurur ve adil olanları sever. Günahtan sakınıp sevap işleyenlere büyük ödüller verir. İnsanların iyi amelleri, en güzel şekilde ödüllendirilmek için yazılır. Allah, tüm iyilikleri kendisinde toplamıştır, tüm iyiliklerin kaynağıdır. Her türlü kötülükten de uzaktır.Allah, insanın ruhunu, hiçbir şey değilken var etti, bu tek nefisten tüm insanlığı yarattı. İlk insanla eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadınlar üremesini sağladı. İnsana kulak, göz akıl ve duygu verdi; yeryüzünde Allah'ın halifesi olmasını takdir etti; bir gün ölmesini kararlaştırıldı; sonra, kıyamet günü dirileceği kaderine yazıldı. Bütün insanlık tek bir ailedirler. Çünkü tek bir ana-babadan gelirler. insan, yaratılmışların en üstünüdür. Çünkü Allah onu en yüce bir suretle yaratmıştır. O, Allah'ın ruhundan üflenen soluğu içine çekerek doğar. Bu nedenle insanın mükemmelliği Allah'ın boyasına boyanmaktan, ilahî isimlerin en mükemmel gerçekleşimi ve özümlenişi olmasından gelir. Allah da nurunun mükemmelleşmesinden, yani insanlarda bu sıfatların mükemmelleşmesinden başka bir şey istemez. İnsanın tek amacı, tüm ilahi nitelikleri, tüm fıtri değerleri ilerleterek kendisinde gerçekleştirmektir. Allah insanlığı kuşatmıştır ve onu yüceltir. O, insanın daima yanındadır, ona şahdamarından bile daha yakındır.Kur'an'da ortaya konulan tevhid anlayışı, kelamcılarca çeşitli biçimlerde sistematize edilmiştir. Buna göre Allah'ın birliği yaratıcının birliği ile tapılacak varlığın (mabud) birliğini de içine alır. Yaratıcının birlenmesine (tevhid-i uluhiyet), iradı birleme (tevhid-i iradı) ve amelî birleme (tevhid-i amelî) denir. Tüm peygamberler bu tevhid anlayışına çağırılmışlardır. Hz. Muhammed de bu iki tevhidi öğretmek ve gerçekleşmesini sağlamak üzere gönderilmiştir. İlmi birleme, Allah'ta bulunması zorunlu nitelikleri kabul etmek, tenzihi zorunlu olan eksik nitelikleri de reddetmektedir. Böylece ilmi tevhid Allah'ın sıfatlarını kabul etmeyen tatil anlayışından ve Allah'ı yaratılmış varlıklara benzeme (teşbih) anlayışından kurtarır. İlm tevhid, Allah'ı bilgi ve söz düzeyinde tevhid etmektir.İradı ya da amelî tevhid, ortağı olmayan tek Allah'a ibadeti, sevgi, ihlas, tevekkül ve bağlanmayı, yalnız O'ndan ummayı ve korkmayı, hiçbir konuda O'na eş tutmamayı gerektirir. iradı tevhid, Allah'ı niyet, irade ve amel bağlamında birlemektir. İlmî tevhidde tasdik tekzib; iradî tevhidde teşvik veya men vardır. İlmî tevhidin iki karşıtı vardır. Bunlar tatil (sıfatları iptal) ve teşbihtir (Allah'ı yaratılmış varlıklara benzetme). Amelî tevhidin de iki karşıtı vardır. Bunlar da Allah'a sevgi, bağlılık, tevekkül ve güvenden yüz çevirmek ile hu konularda başka varlıkları Allah'a ortak koşmaktır (şirk).İlmî tevhid ile amelî tevhid birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdır. İki tevhid birleştirilmeden İslam'ın öngördüğü tevhid anlayışı gerçekleşmez. Sözgelimi, "Allah, tek yaratıcıdır" diyen kişi "la ilahe illallah" demiş sayılmaz. Tevhid kelimesinin özü, gerçek Allah'a, tapınmaya layık olan, ortağı bulunmayan tek Allah'a kulluk, ibadettir. Bu nedenle Allah'ın her şeyin yaratıcısı, rabbi olduğunu, yaratıcılık ve rablıkta ortağı, benzeri bulunmadığını söylemek yeterli değildir. Bunu söylemenin yanısıra, O'ndan başka ibadet edilecek bir mabud olmadığını da söylemek gerekir.Allah'ın kulların fiillerinin yaratıcısı olması, tüm evreni idare etmesi ve âlemlerin rabbi olması gibi gerçekler ilmî tevhidin konularını oluşturur. Bu gibi gerçeklere kevnî gerçekler denir. Allah'ın emrettiği şeylerin sevilmesi, haram kıldığı şeylerin sevilmemesi, O'nun sevdiğine sevgi gösterilmesi, sevmediğinden yüz çevrilmesi, din hükümlerinin O'nun tarafından teşri edilmesi gibi gerçekler de ameli tevhidin öğelerini oluşturur. Bu tür gerçeklere de dini ya da şer'i gerçekler adı verilir. Kevnî gerçeklerle yetinerek dini gerçeklere boyun eğmeyen, peygamberlere uymuş sayılmaz, muvahhid olarak kabul edilmez.Allah'ın birliğinden sözetmek 0'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu söylemektedir. Zatının bir olduğunu söylemek, O'nun kısmının, parçasının, bölümünün olmadığını söylemektir. Çünkü birleşik olmaması Allah'ın zorunlu niteliklerindendir. Sıfatlarının bir olduğunu söylemek, eşinin, benzerinin olmadığını kabul etmektir. Çünkü yaratılmış varlıklara benzemek de, O'nun temel nitelikleri arasındadır. Fiillerinde bir olduğunu söylemek de, ortağı bulunmadığını söylemektir. Çünkü ortalık aczi gerektirir.Mutasavvıflar da tevhidi çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır. Bunlardan en yaygın olanına göre tevhid, kusudî ve şuhudî olarak ikiye ayrılır. Kusudî tevhit, sadece Allah'ı kasd ve irade etmek; daha doğrusu, Allah'ın kasd ve irade ettiği şeyi irade etmektir. Bu tevhidde kul ile Allah'ın iradeleri aynı noktada birleşir; aynı şeyi diler ve isterler. Bu tevhid anlayışı ifadesini "la maksude illallah" cümlesinde bulunur.Şuhudî tevhid, mutasavvıfın manevi tecrübesinden kaynaklanır. Vecde gelerek kendinden geçen mutasavvıf sadece Allah'ı görür, O'nun dışındaki varlıkları görmez. Vicdanî tevhid ya da zevki tevhid de denilen bu tevhid, "la meşhude illallah" cümlesiyle özetlenir. Şuhudî tevhidin üç mertebesi vardır. Birinci mertebede Allah, mutasavvıfa fiilleriyle tecelli eder, o da bütün fiilleri Allah'tan görür. Bu mertebeye özgü tevhid, "la faile illallah" (Allah'tan başka fail yoktur) cümlesiyle dile getirilir. ikinci mertebede Allah mutasavvıfa sıfatlarıyla tecelli eder. Bu durumda mutasavvıf varlıkları değil, sadece Allah'ı ve sıfatlarını görür. Üçüncü mertebede Allah zatıyla tecelli eder. Bu durumda mutasavvıf tüm varlıkta yalnız Allah'ı görür. Müşahedeye dayanan bu teshid, "la mevcude illallah" (Allah'tan başka varlık yoktur) cümlesiyle ifade edilir. Tevhidin bu son şekli, vahdet-i vücudcu mutasavvıfların anlayışını oluşturur.Allah'a ibadet, belirli amellerle sınırlı değildir. Allah'a ibadet etmek, insanın her adınında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uymak, O'nun hükümlerini yerine getirmek, resullerinin gösterdiği yoldan yürümek demektir. Yalnızca O'ndan yardım dilemek, korkmak, O'na güvenmek, dayanmak, tevekkül etmek, sığınmak, O'ndan başkasını veli edinmemek, sorunların çözümünü O'na havale etmek, O'ndan başka koruyucu, kollayıcı kabul etmemek de tevhid inancının gerektirdiği tek Allah'a ibadetin boyutlarını oluşturur.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-187751161921310674?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/187751161921310674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=187751161921310674&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/187751161921310674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/187751161921310674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/tevhid.html' title='TEVHİD'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SP8kjN4t66I/AAAAAAAAA-U/fryM52LtIyI/s72-c/bakara%2520165.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-7167918214317397050</id><published>2008-10-14T12:10:00.000-07:00</published><updated>2008-10-14T12:51:22.192-07:00</updated><title type='text'>EN BÜYÜK GÜNAH -ŞİRK- (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPT4KsvHiBI/AAAAAAAAA-A/kftVACzQQ3U/s1600-h/AHKAF%25205_jpg.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPT4KsvHiBI/AAAAAAAAA-A/kftVACzQQ3U/s400/AHKAF%25205_jpg.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257099527739377682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;STRONG&gt;EN BÜYÜK GÜNAH -ŞİRK- (İMAM İBN-İ TEYMİYYE) 04/06/2008 EN BÜYÜK GÜNAH (ŞİRK) Allah seni merhametinden esirgemesin. Bilesin ki, Allah'a ortak koşmak, kişinin Allah'a karşı işlediği en büyük günahtır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır : «Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa 48) Buhârî ve Müslim'deki bir rivayete göre de Peygamber (s.a.v)'e en büyük günâhın hangisi olduğu sorulmuş ve o da şu karşılığı vermiştir : «Seni yaratan Allah olduğu halde, O'na eş koşmandır.» (Buhârî, Tefsir sûre II /1, V/17,Rıkâk 51; Müslim, İmân 141) Yüce Allah da: «Bile bile Allah'a eş koşmayın.» (Bakara 22) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır : «Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.» (Zümer 8) Her kim Allah Azze ve Celle'ye, O'na hâs olan İlâhlık ve Rablıkta yaratıklarından birini eş koşarsa, kâfirdir, İslâm ümmeti bu konuda icmâ etmiştir. Zâtından dolayı ibadeti hak eden sadece Allah'tır. Kalblerin İlâh tanıyıp yöneldiği, sıkıntı anlarında tapılan O'dur. O'ndan başkası, kuldur ve dolayısıyla O'na muhtaçtır, O'nun hâkimiyeti karşısında hiçbir güce sahip olmayan kul, nasıl ilâh olabilir. Allah şöyle buyurmaktadır : «Tuttular kullarından O'na bir cüz (çocuk) isnat ettiler, gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.» (Zuhruf 15) «Göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir.» (Meryem 93) «Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler.» (Nisa 172) «Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu sizi O'nun azabı ile açıkça uyarıyorum.» (Zâriyât 51) «De ki: Dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum.» (Zümer 11) Zâtından dolayı tapılmayı hak eden, Allah'tır. O şöyle buyurmaktadır: «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.» «Hamd» kelimesinin başına genellik ifade eden elif-lâm getirilmiştir. Yani, övgünün hepsi Allah'a mahsustur. Sonra mahsus kılma ifadesiyle: «Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» buyurmaktadır. Bu, «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır» sözü için bir açıklama olup Allah'tan başka tapılan olmadığına ve buna O'ndan başka kimsenin hak kazanmadığına işaret etmektedir. «Ancak Sana kulluk ederiz» sözü sevgi, korku, ümit, emir ve nehiy gibi, ulûhiyyetinin gerektirdiği şekilde O'na kulluk etmeye işaret etmektedir. «Yalnız Senden yardım dileriz» sözü de, O'na tevekkül, işleri O'na havale etme ve O'na teslim olma gibi Rubûbiyyetinin gerektirdiği şeylere işaret ediyor. Çünkü Rab - Sübhanehu ve Teâlâ - mâlik olandır. Ayrıca rubûbiyet, (yetiştirip eğitme) ve «islâh etme» anlamını da taşır. Malik ise, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunandır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır : «Mülk (hükümranlık) elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadirdir.» (Mülk 1) Kul, rubûbiyet sırrından mülk ve tedbirin tamamının Allah'ın elinde olduğunu kavrarsa, yarar-zarar, hareket-sükûn, kısma ve bol bol verme, alçaltma-yüceltme gibi bütün her şeyin Allah'ın elinde olduğunu; yapıcısının, yaratıcısının, kendisini sıkıntıya sokanın ve sıkıntıdan kurtaranın, yücelten ve alçaltanın Allah Teâlâ olduğunu da kavrar. Bunu kavramak, kâinata egemen olan kanunların sırrıdır. Rubûbiyet sıfatını bilmektir. Birincisi de, ulûhiyet sıfatını bilmek ve teklifi kanunların sırrının anlaşılmasıdır. Emir, nehiy, sevgi, korku ve ümidi gerçeği üzere yerine getirmek ulûhiyeti bilmekle olur. Tevekkül, tefviz ve teslim olmayı gerçeği üzere yerine getirmek de, ancak rubûbiyeti bildikten sonra olur. Bu, Allah'ın kâinatta cereyan eden tasarruf ve idaresini tanımaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır : «Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece: 'ol' dememizdir ve hemen olur» (Nahl 40) Kul bu sahneyi hakkıyla kavrar ve bunu kavrarken onda birincisini kavramaktan alıkoymayacak şekilde başarılı olursa, kulluğunun bilincine varır, Bu iki sahne, dinin üzerinde kurulu bulunduğu temel taşlardır. Rahmet, lütuf, kerem ve güzellik sahnelerinin hepsi rubûbiyet sahnesinin kapsamı içindedir. Bu nedenledir ki, «ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» âyetinin, Kur'ân'ın sırlarının hepsini topladığı söylenir. Çünkü âyetin öncesi, belirttiğimiz gibi emir, nehiy, sevgi, korku ve ümide uygun olarak Allah'a kulluk yapmayı gerektirir. İkinci kısmı ise, işleri Allah'a havale ederek, O'na teslim olarak ve kendi isteklerinden vazgeçerek O'na kulluk etmeyi gerektirir ki, kullukların hepsi buna girer. Kişi bu sahne ile birinci sahneyi yitirdiğinde her şeyin Allah tarafından yapıldığını ve her nefis ne kazanır ve ne gibi bir tasarrufta bulunursa hepsinin Allah tarafından olduğunu görmeye başlar. Meydana gelen her şeye hüküm ve kaderi iradesinin yerine getirilmesi şeklinde inanır. Böylece, gözlemlerinde temyiz ve tefriki yitirir; emir, nehiy ve Peygamberin getirdiği talimatı işlevsiz kılar; okun yaydan çıkışı gibi İslâmdan çıkar. Ancak bu müşahedenin, etkinliğinden ve iki müşahedeyi bağdaştırma hususundaki basiret gücünün zayıflığından dolayı kişinin beyninde sarsıntı meydana gelmiş ve aklını yitirmişse, mazurdur; eksik biridir. Ancak iki müşahedenin; şer'i durum ve iradî -kevni durum müşahedelerini bağdaştırabilen bunun dışındadır. Saliklerden bir çoğu ilâhî tebligat konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu müşahedeye varınca ayakları kaymıştır. Çünkü Allah'a kendi istedikleri şekilde ibadet ettiler, Hak - Azze ve Celle'-nin- isteğini bir tarafa bırakıp kendi isteklerine kapıldılar. Çünkü Allah, kendi istediği ve sevdiği şeye uyan kişiyi müstağni kılar. Allah'ın kendilerinden istediği şekilde ibadet etseydiler, onların başına o tür felâketler gelmezdi. Kul, kulluğunun farkında olup daima Mevlâsının emrine karşı uyanık olursa, ne ibadete dalıp mabudunu unutur, ne de mabuduna dalıp ibadetinden vazgeçer. Aksine, onun iki gözü olur. Biriyle mabuduna onu görüyormuş gibi bakar. Nitekim Resûlüllah'a ihsanın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur : «Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir, sen O'nu görmüyorsan, O seni görür» (Buhârî, Tefsir sûre 31/2, îmân 37; Müslim, îmân 57; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, îmân 4). Diğer gözüyle de Mevlâsının sevdiği ve razı olduğu şer'i yola kavuşturması için efendisinin emrine bakar. Bu anlattıklarımız anlaşıldıysa şirk, eğer küfre götüren şirk ise, ona kail olan tekfir edilir. Sırat-ı Mustakim - İmam İbn-i Teymiyye &lt;/STRONG&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-a4e683f2d7a2599e" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v16.nonxt3.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da4e683f2d7a2599e%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D1BA8DD2F2FF43B1EABFF6C76931E2022D64AEDDF.46D1F8C891E5DEBC2149A888C7EDF11C1472488A%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da4e683f2d7a2599e%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D_Vrjkdn3yrkk4vzJQ0w6qUQjrhU&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v16.nonxt3.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da4e683f2d7a2599e%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D1BA8DD2F2FF43B1EABFF6C76931E2022D64AEDDF.46D1F8C891E5DEBC2149A888C7EDF11C1472488A%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da4e683f2d7a2599e%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D_Vrjkdn3yrkk4vzJQ0w6qUQjrhU&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-7167918214317397050?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=a4e683f2d7a2599e&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/7167918214317397050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=7167918214317397050&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/7167918214317397050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/7167918214317397050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/en-byk-gnah-irk-imam-ibn-i-teymiyye.html' title='EN BÜYÜK GÜNAH -ŞİRK- (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPT4KsvHiBI/AAAAAAAAA-A/kftVACzQQ3U/s72-c/AHKAF%25205_jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-3434284732870076044</id><published>2008-10-14T11:58:00.000-07:00</published><updated>2008-10-14T12:02:50.413-07:00</updated><title type='text'>EMR-İ BİL-MARUF VE NEHY-İ ANİL-MÜNKER (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTszOCUoAI/AAAAAAAAA94/CE8XwA9PyVY/s1600-h/namazbbbv0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTszOCUoAI/AAAAAAAAA94/CE8XwA9PyVY/s400/namazbbbv0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257087029733531650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTscyLihgI/AAAAAAAAA9w/WGzNfA9Qf7c/s1600-h/y1pBmvD3EGh4HECsKzwOMLao5aZcCj3s8v1Ekpl-9RYQIYUA-DfiOYRDNQtHDWjDEAA1oY8mZepMoafqhD1wtYgyd9kxR55uxtk.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTscyLihgI/AAAAAAAAA9w/WGzNfA9Qf7c/s400/y1pBmvD3EGh4HECsKzwOMLao5aZcCj3s8v1Ekpl-9RYQIYUA-DfiOYRDNQtHDWjDEAA1oY8mZepMoafqhD1wtYgyd9kxR55uxtk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257086644298876418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EMR-İ BİL-MARUF VE NEHY-İ ANİL-MÜNKER (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMR-İ Bİ'L-MARUF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER &lt;br /&gt;Emr-i bil-maruf ve nehy-i ani-l münker bu ümmetin özelliklerindendir. Allah Azze ve Celle bu ümmeti, Nebisini (sallallahu aleyhi ve sellem) nitelendirdiği özelliklerle andı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, ve Allah'a iman edersiniz." (Al-i İmran/110)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan ötürü Ebu Hureyre (r.a.): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Siz İnsanlardan yine insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İnsanları cennete girdirmek için onları prangalar ve zincirlerle tutar getirirsiniz." derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer ümmetler herkese, her iyiliği emredip onlara her tür kötülükten alıkoymadılar ve ne de bunun için cihad etmediler. İsrailoğullarının cihadı -Savaşları- genelde topraklarını düşmanlarına karşı savunmak olmuştur. Yoksa insanları hayra, güzele ve iyiliğe davet için değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için bu ümmetin icmaı hüccettir. Çünkü Allah Azze ve Celle bu ümmetin her iyiliği emredip, her kötülüğü alıkoyduğunu haber vererek bunu doğrulamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maruf ve Münker Nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münkeri nehyetmemin en önemli bir yolu hadlerdir. Hadleri ikame etmek, münkeri inkarın en açık tezahürlerindendir. Öyleyse emir sahipleri (Yöneticiler ve Siyasilerin ve ilim adamlarının) hakkın geneline yönelik yaygın bir emr-i bil-maruf ve nehy-i anil-münker faaliyeti yürütmeleri gerekir. Halka İslam'ın şiarı olan, beş vakit namazı zamanında kılma, sadaka, zekat, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirmelerini emretmelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'a, meleklerine, kitaplarına peygamberlerine, ahiret gününe hayrı ve şerriyle kadere iman etmek, dini sadece ihlas'la, Allah için inanıp yaşamak, Allah'a tevekkülde bulunmak, azabından korkmak, Allah'ın hükmüne sabretmek, emrine teslimiyet, doğru sözlü olmak, vaadlerine sadık kalmak, emaneti ehline vermek gibi konularda Ulu'l-emrin ümmetin fertlerine emretmeleri gereken konular arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah ve Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yasakladığı münkerlerin en büyüğü Allah Azze ve Celle'ye herhangi bir şeyi ortak koşmaktır. Allah'tan gayrısına güneş, ay veya meleklerden bir meleğe, peygamberlerden herhangi birine, yahut salih insanlardan birisine ilahlık nisbet etmek bu şirke örnek gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın haram kıldığı bir cana kıymak, insanların mallarını, faiz, kumar gibi batıl yollardan yemek, sıla-i rahimi kesmek, anne babaya zulmetmek, sonradan icad edilmiş olan, Allah ve Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bize emretmediği ibadetleri yapmakta münkerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emr-i bi'l-Ma'rufun önemi ve yapılış şartları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçekleştirilecek vaciblerin en hayırlısıdır. Allah Azze ve Celle: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hanginiz amelce daha iyidir diye sizi imtihan edecek." (el-Mülk/2) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fudayl b. Iyad'ın (r.a) dediğine göre bu; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"amelin en ihlasla ve en doğruca yapılanıdır" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amel halis olup doğru olmazsa kabul edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amel hem halis, hem de doğru olursa o zaman kabul edilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amelin halis olması, Allah için olması, Sevab (doğru) olması da Sünnet üzerine olmasına bağlıdır. Bunun için Ömer İbnul-Hattab (r.a.) duasında: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allahım tüm amelimi salih kıl ve o amelimi Senin rızan için, halis eyle ve o duamda Sen'den başkasının (rızasını veya yardımını) dilemek gibi hiçbir şey koyma!..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sahih olan her amelin haddi olunca, "emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker" yapacak kişinin önce buna kendi nefsinde başlaması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanın ilmi ve ameli "fıkıh" ışığında olmadıkça "salih" olamaz. Tıpkı bu konuda Ömer b. Abdülaziz'in dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim ilmi olmadan Allah'a kulluk etmek isterse ifsad ettiği ıslah edeceğinden daha fazla olur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muaz b. Cebel'in (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah'ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İlim amelin imamıdır, amel ona uyar." buyurmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse Maruf ile Münker arasında ki farkı anlayabilmek için mutlaka ilme gerek vardır. Bu ilmin yararının olması için de güzel ahlak sahibi ve sabırlı olmak gerekir. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Rifk (güzel huy ve vakar) hangi şeyde bulunursa onu süsler, şiddette hangi şeyde olursa ancak onu kötüler." buyurmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde mutlaka yumuşak huylu, sıkıntılara karşı sabretmek gerekir. Zira bu yolda insanın başına eza ve cefanın gelmesi kaçınılmazdır. Eğer "emr-i bil-maruf ve nehy-i ani'l-münker" yaparken; güzel huyluluk ve yumuşaklıkla hareket etmezse ifsad edip bozduğu, ıslâh edip tamir ettiğinden daha çok olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lokman (a.s.) oğluna öğüt verirken: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyiliği emret, kötülükten alıkoy. Başına geleceklerde sabret. Çünkü bu, işlerin en güçlü bir şekilde sağlamlaştırmandandır." (Lokman/17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı Allah Azze ve Celle Peygamberlerine -ki onlar emr-i bil-ma'rufun ve nehy-i ani'l münkerin imamlarıdır- sabrı tavsiye etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey bürünüp sarınan kalk insanları uyar. Rabbini büyük tanı ve elbiseni temizle, kötü şeyi terket. Yaptığın şeyi çok görüp başa kakma ve Rabbin için sabret." (el-Müddessir/1-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Azze ve Celle insanlığa "risalet" ayetlerini "inzar" (korkutma ve ahiret günün haber vermekle) açmış ve bu ayetleri "Emr-i bil-maruf" ve "sabırla" sona erdirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte "inzâr"ın kendisi, "Emr-i bil-ma'ruf' ve "nehy-i ani'l-münker"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Emr-i bil-ma'ruf" yapacak olanlarda mutlaka şu üç sıfatın (özelliğin) bulunması gerekir; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 - Yumuşaklık, esneklik, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 - Sabır ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 - İlim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumuşaklık ve esneklik ve güzel huyluluk "Emr-i bil-ma'ruf" yaparken, ondan sonra da "sabır" gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selef-i salihinden rivayet edilen meşhur bir haberde: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Emr-i bil-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker"i yapacak olan kişi ancak emrettiğinde ve yasakladığında fıkıh sahibiyse bunu yapabilir. Emrettiğinde yumuşak, yasakladığında yumuşak, emrettiğinde şefkatli yasakladığında da şefkatli olması gerekir" denilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinsin ki bu saydığımız özelliklerle, "Emr-i bil-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" de bulunmak istemek insanın nefsine zor gelen şeylerdendir. Bazıları bu özelliklerin bir kısmının veya hiçbiri olmadan da bunu yapılabileceğini düşünüyorsa, sadece su-i zan ediyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Emr-i bil-ma'ruf"un terki Allah'a isyandır. Bir isyandan diğer isyana geçiş "Emr-i bil-ma'ruf"u terketmekten de daha büyük bir günahtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın kitabında ayetleriyle bize bildirdiği kadarıyla hepimiz, Allah'a isyanla işlenen günahların felaketlerin, itaatin de nimetlerin artmasının sebebi olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'u Teala; bizden önce geçmiş olan Nuh, Ad, Semud, Lut, Medyen ehli ve Firavun'un kavmini işledikleri günahlar ve isyanlardan dolayı onları nasıl cezalandırdığını ve ahirette de kendilerine nasıl acı bir azap hazırladığını haber verdi. Bunu, en-Naziat, el-Müzemmil, el-Hakka, el-Kamer ve Ğafir surelerinde çok açık bir şekilde görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfür, fısk, isyan kötülüklerin ve düşmanlıkların sebebidir. Kişi ve cemaatler "Emr-i bil-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" görevini terkederler veya bunun karşısında susmayı yeğlerlerse hepsi günahkar olurlar. Bunların münkerle amel olanlar tavırlarını yanlış olan bir davranışla eleştirenler de hakeza aynı şekilde günahkar olurlar. Böylece Müslümanlar arasında bölünme, ayrılık ve kötülükler doğmaya başlar. Bu nedenle, başlayan fitne ve kötülükler eskisinden de kötü ve acı sonuçlara götürür. Kim Müslümanlar arasında eskiden olmuş olaylara bakarsa, bunun en büyük sebeblerden birisi olduğunu görecektir. Ayrıca ümmetin emirleri, alimleri, sultanları ve ileri gelenleri arasında cereyan etmiş olan üzücü olayların da temelinde gerçekte bu sebep yatar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hapishane Mektupları - 9. Mektup&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-3434284732870076044?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/3434284732870076044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=3434284732870076044&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3434284732870076044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3434284732870076044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/emr-i-bil-maruf-ve-nehy-i-anil-mnker.html' title='EMR-İ BİL-MARUF VE NEHY-İ ANİL-MÜNKER (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTszOCUoAI/AAAAAAAAA94/CE8XwA9PyVY/s72-c/namazbbbv0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-1569248818783932401</id><published>2008-10-14T11:37:00.000-07:00</published><updated>2008-10-14T11:51:03.406-07:00</updated><title type='text'>KALBİN KARARMASI (İBNU'L-KAYYIM EL-CEVZİYYE)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTqDUDGRmI/AAAAAAAAA9o/w1tHK_2-gEI/s1600-h/bugunde6nf5pmgn7.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTqDUDGRmI/AAAAAAAAA9o/w1tHK_2-gEI/s400/bugunde6nf5pmgn7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257084007690421858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTppyCtLLI/AAAAAAAAA9g/yyQyCzEIdHc/s1600-h/wqwqw.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTppyCtLLI/AAAAAAAAA9g/yyQyCzEIdHc/s400/wqwqw.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257083569065241778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTpepGxZSI/AAAAAAAAA9Y/0eYMYowH1KU/s1600-h/b-97748-ibret.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTpepGxZSI/AAAAAAAAA9Y/0eYMYowH1KU/s400/b-97748-ibret.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257083377687815458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KALBİN KARARMASI (İBNU'L-KAYYIM EL-CEVZİYYE)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03/10/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin Kararması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi bunu kalbinde, gözleriyle, gecenin zifiri karanlığını hissettiği gibi, hakiki olarak hisseder. Gözü için karanlık ne ise kalbi için günahın karanlığı odur. Çünkü itaat nûr, masiyet karanlıktır. Bu karanlık ne kadar artarsa kişinin şaşkınlığı o kadar artar. Sonunda farkına varmadan bid'atlere, sapıklıklara ve helak edici şeylere düşer. Çünkü o, gecenin karanlığında tek başına yürüyen bir kör gibidir. Kalpteki karanlık öylesine güçlenir ki bu gözde belli olur, sonra daha da güçlenir ve yüze yansır. Yüzde, herkesin gördüğü bir karartı haline dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle der: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyi amel yüze parlaklık, kalbe nur, rızka bolluk/ bereket, bedene güç, insanların kalbine muhabbet verir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günah ise yüzde siyahlık, kalpte karanlık, bedende zayıflık, rızkta kıtlık ve insanların kalbinde nefret yapar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahlar kalbi ve bedeni zayıflatır. Onun kalbe verdiği zayıflık belli bir husustur. Hatta zayıflatılması onu tamamen öldürene kadar devam eder.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bedeni zayıflatmasına gelince; Mü'minin gücü kalbindedir. Kalbi güçlendiği oranda bedeni de güçlenir. Günahkâr ise bedenen güçlü olsa da, ihtiyaç halinde onun gücü son derece zayıftır. Ona en çok ihtiyaç duyduğu anda kendisine ihanet eder. Bir düşün; İranlıların ve Bizanslıların bedenleri en çok ihtiyaç duydukları anda kendilerine nasıl ihanet etti ve mü'minler onlara bedenlerinin ve imamlarının gücüyle, nasıl galip geldiler?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İbadetten mahrum kalması. Günahın tek cezası, bu olsaydı ceza olarak yeterdi. Günah kişiyi, onu işlemediği takdirde yapacak olduğu ibadet ve tâatten men'eder. Başka bir ibadetin yolunu keser. Yaptığı günahtan dolayı üçüncü, dördüncü... hayırların yolu kesilir. Yaptığı bir günahtan dolayı her biri dünya ve dünyadakilerden daha hayırlı bir çok ibadet ve hayır yolunun önü o kişiye kesilir. Bu, yediği bir lokmadan dolayı hastalanan, böylece ondan daha hoş bir çok lokmadan mahrum kalan kişinin haline benzer. Yardımı ancak Allah'tan dileriz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günahlar, ömrü kısaltır ve bereketini götürür. Çünkü takva ömrü uzattığı gibi, günahlar da onu kısaltır. Alimler bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları ömrün kısalması bereketinin gitmesi demektir, demişlerdir. Bu görüş doğrudur. Ömrün bereketinin gitmesi günahların etkilerinden bir tanesidir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bazıları şöyle demişlerdi: Masiyetler ömrü, rızık gibi hakikaten azaltır. Çünkü Yüce Allah rızkın bereketi için bir çok sebepler koymuştur; rızık bunlarla çoğalır, bollaşır. Bunun gibi ömrün bereketi (=uzunluğu) için de bir takım sebepler koymuştur; ömür bunlarla artar ve uzar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bunlar şöyle derler: Ömrün, belli sebeplerden dolayı eksilmesi gibi, belli sebeplerden dolayı uzaması imkansız değildir. Zira rızıklar, eceller, mutluluk ile mutsuzluk, sıhhat ile hastalık, zenginlik ile fakirlik Yüce Rabb'in kaderi ile olsa da, O kaderde belirlediklerini bir takım sebeplerle ilintili olarak belirler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Günahların ömrü kısaltmasından maksat kalplerin ömrünü kısaltmasıdır. Çünkü hakiki hayat kalbin hayatıdır. O yüzden yüce Allah kâfiri diri değil ölü saymıştır. O "onlar ölüdürler, diri değildirler" (Nahl, 21) buyurur. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Öyleyse, hakikatte hayat kalbin hayatıdır. İnsanın yaşadığı süre içindeki ömrü sadece, Allah ile birlikte hayat bulduğu anlarıdır. Onun ömrü sadece o vakitlerdir. Öyle olunca, yapılan her iyilik, takva, itaat, ve ibadet vs. hakiki ömür olan bu anları artırmış olur. Onun dışındaki anlara ömür denmez.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Özetle... Kul Allah'tan yüz çevirip günahlarla iştigal ettiğinde hakiki hayatının (=kalbî hayat) günlerini zayi etmiş olur ve bunun acısını "Ah keşke hayatım için birşeyler yapsaydım" (Fecr, 24) dediği gün hisseder. Günahla iştigal eden kişi; ya bununla birlikte dinî ve dünyevî bazı faydalar için gayret gösteriyordur ya da göstermiyordur. Eğer hiç göstermemişse ömrünün tümünü zayi etmiş, hayatını tamamen boşa harcamış olur. Şayet o yolda az-buçuk gayreti varsa bu engellerden dolayı yolu uzar, o yolun aksi istikametindeki iştigali oranında hayır yolları, ona zorlaşır. Bu ise, ömründe hakiki bir kısalma demektir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Meselenin sırrı, işin özeti şudur: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İnsanın ömrü, yaşadığı süredir. Yaşaması ise ancak Rabbine yönelmesi, peygamberini sevme, Allah'ı zikretme ve rızasını tercih etme yoluyla nimetlerinden istifade etmesidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günahların bir başka etkisi de benzerlerini ekmeleri, birbirlerini doğurmalarıdır. Öyle ki sonunda onları terketmek ve sıyrılmak kul için çok güç hale gelir. Seleften bir zat şöyle der: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Günahın cezalarından biri de başka bir günah doğurmasıdır. İyi amelin ödüllerinden biri ardından gelen ikinci bir iyi ameldir. Kul iyi bir amel işlese, yanındaki "beni de işle" der. Onu yaptığında üçüncü bir hayırlı amel de aynısını söyler... Böylece kazanç katlanır, sevap çoğalır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günahlar da böyledir. Sonunda taatler ve günahlar kişide yerleşik haller, ayrılmaz nitelikler ve sabit melekeler haline dönüşür. Öyle ki iyi bir insan tâat yapmaktan aciz kalsa daralır. Kendini sudan ayrılmış balık gibi hisseder. Bu durumdan ancak ona tekrar döndüğünde kurtulur; rahatlar, huzur bulur, sevinir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mücrim de günahı bırakıp tâate yöneldiğinde sıkılır, göğsü daralır, ve günaha tekrar dönene kadar eli kolu bağlı gibi olur. Hatta çoğu fasıklar hiçbir zevk almadıkları ve içlerinde ona karşı dürtü bulunmadığı halde sırf günahtan ayrı kalmanın verdiği elemle günaha dalarlar. Nitekim bunların elebaşı Hasan b. Hâni şu şiirinde bu hususu açıkça ifade eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadehin biri zevkine içtiğim. &lt;br /&gt;Diğeri ondan hicranımı teskin için.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Başkası şöyle der:&lt;br /&gt;O şifamdı; aslında derdimin ta kendisi &lt;br /&gt;İçkicinin içkiyi tedavi için içişi gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul bir süre kendini ibadete zorladıktan sonra ona alışır, sever ve onu başka şeylere tercih eder. Sonunda Allah rahmetiyle ona melekler gönderir. Melekler onu tâate dürtükler, teşvik eder, yattığı ve oturduğu yerden kaldırıp ibadete yöneltirler. Masiyet ehli kimse de günahlara alışır, kalbi onlara ısınır. Sonunda Allah ona, sürekli günaha dürtükleyici şeytanlar gönderir. Birinci kulda tâat askerleri Allah'ın verdiği yardımla güçlendiler ve onun en büyük yardımcıları oldular. İkinci kulda da masiyet askerleri verilen desteklerle güçlendiler ve onun yardımcıları oldular.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Masiyetlerin kul için en tehlikeli etkilerinden biri de kalbin hayır yapma iradesini zayıflatıp, günah işleme iradesini güçlendirmesi; tevbe irade ve isteği kalbinden tamamen çıkıncaya kadar tevbe iradesini yavaş yavaş zayıflatmasıdır. O ancak canının yarısı çıkınca tevbe eder. O vakit diliyle yalancıların tevbe ve istiğfarlarını söyler durur. Ama kalbi hâlâ günahlara bağlı onda ısrarlıdır; güç yetirdiğinde hemen yapmaya kararlıdır. Bu hastalıkların en büyüğü ve uçuruma en yakın olanıdır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir süre sonra kişinin kalbinden günahların çirkinliği kaybolur ve günahlar onun adeti haline gelir. Artık insanların onu görmesini ve hakkında konuşmalarını yadırgamaz, rahatsız olmaz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu, fasıklar için arsızlığın zirvesi, zevkin kemâlidir. Öyle ki bunlar yaptıkları günahlarla övünür, onu bilmeyenlere anlatır ve "Ey filan! ben şöyle şöyle yaptım" derler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu tür insanlar bir türlü iyileşmezler. Bunlara genelde, tevbe kapısı kapanır, tevbe yolu tıkanır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nitekim Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ümmetimin, günahlarını açığa vuranlar dışında hepsi iflah olur. Şu da açığa vurmaktan sayılır: Allah (c.c.) kulunun yaptığı günahı, örtmüştür. Sabah olduğunda adam kendini ifşa ederek: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Ey filan, ben bu gün şöyle şöyle, böyle böyle yaptım" der. Rabbi geceleyin günahını gizlemişken o kendini ifşa eder."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bir masiyet yüce Allah'ın helak ettiği ümmetlerden birinin mirasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Lûtilik Lût'un (a.s.) kavminden mirasdır.&lt;br /&gt;- Malı alırken fazla, verirken az tartmak Şuayb'ın kavminden mirasdır.&lt;br /&gt;- Yeryüzünde fesat yapmak ve büyüklenmek Firavun'un kavminden mirasdır.&lt;br /&gt;- Kibirlilik ve zorbalık Hûd'un kavminin mirasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte âsi kişi Allah'ın düşmanı olan bu ümmetlerden birinin elbisesini giymiş demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah babasının Zühd kitabında, Malik b. Dinar'ın şu sözünü zikretmiştir: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Yüce Allah israiloğullarının bir peygamberine şöyle vahyetti: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Kullarıma söyle; düşmanlarımın yollarına girmesinler, düşmanlarımın elbiselerini giymesinler, düşmanlarımın gemisine binmesinler düşmanlarımın yiyeceklerini yemesinler. Sonra onlar gibi, düşmanlarım olurlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed'in Müsned'de Abdullah b. Ömer'in rivayetiyle zikrettiği hadiste Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Kıyametin biraz öncesinde, sadece ortağı bulunmayan Allah'a kulluk edilmesi için kılıçla gönderildim. Rızkım mızrağımın altındadır! Zillet ve kölelik benim emrime muhalefet edenlere kılındı! Her kim bir topluma benzerse onlardan olur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masiyet kulun Allah nezdinde değersizleşmesine, gözünden düşmesine sebeptir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan-ı Basri der ki: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Onlar Allah nezdinde değersizleştiler de O'na (c.c.) âsî oldular. Nezdinde değerli olsalar da Allah (c.c.) onları korurdu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul, Allah nezdinde değersizleşince de ona hiç kimse değer vermez. Nitekim Yüce Allah: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah her kimi hakir ve değersiz yapmışsa ona değer verecek hiç kimse yoktur" (Hac, 18) buyurmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar muhtaç olduklarından veya şerrinden korktuklarından o günahkâra saygı gösterseler de, o kaderinde en hakir, en düşük şeydir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kul günahları işleye işleye onları basit görmeye, kalbinde küçümsemeye başlar. Bu ise helak alametidir. Çünkü günah kulun gözünde ne kadar küçülürse Allah nezdinde o kadar büyür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buhârî Sahîh'inde ibn Mesud'dan (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Mü'min günahlarını dibinde bulunduğu ve üzerine yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Günahkâr ise günahlarını burnuna konan ve eliyle şöyle yaptığında uçan bir sinek gibi görür."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kişinin yaptığı günahın uğursuzluğu çevresindeki insanlara ve hayvanlara da döner. Böylece günahları ve zulmü nedeniyle o da yanar başkaları da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebû Hureyre (r.a.): &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Zalimin zulmünden toy kuşları bile yuvalarında ölürler" demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücahid der ki: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Kuraklık şiddetlenip yağmur kesildiğinde hayvanlar insanların günahkârlarına lanet eder ve "Bu ademoğlunun masiyetinin uğursuzluğu sebebiyle" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkrime de şöyle der: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Yeryüzünün hayvanları ve haşeratları, hatta papuç tartan böcekleri ve akrepler (insana lanet eder) ve "insanoğlunun günahları nedeniyle yağmurdan mahrum edildik" derler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kişinin günahının cezası yetmiyormuş gibi, ona bir de hiçbir günahı bulunmayanlar lanet ederler. Masiyet sahibine, mutlaka zillet ve hakirlik verir. İzzetin tümü ise Allah'a itaattedir. Yüce Allah:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Her kim izzet istiyorsa izzetin hepsi sadece Allah'ındır." (Fâtır, 10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yani izzeti Allah'a itaatte arasın. Zira onu ancak Allah'a itaatte bulur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seleften bir zat şöyle dua ederdi: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Allah'ım! Beni sana itaatle aziz kıl, sana isyanla zelil kılma."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hasan-ı Basrî der ki: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Günahkârları katırlar çatlarcasına hızlı, beygirler rahvanca keyifli götürseler yine de günahkârların kalpleri günahtan ayrılmaz. Allah kendisine âsi olanları mutlaka zelil eder."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Abdullah b. Mübarek der ki:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Günahın kalpleri öldürdüğünü gördüm&lt;br /&gt;Onlara devam zillet bırakır&lt;br /&gt;Günahların terki kalplerin hayatıdır&lt;br /&gt;Kendin için en hayırlısı günaha âsî olman.&lt;br /&gt;Dini, hükümdarlar, kötü âlimler&lt;br /&gt;Ve kötü ruhbanlardan başka kimler ifsad etti ki?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahlar aklı ifsad ederler. Çünkü aklın bir nuru vardır, masiyet ise bunu kaçınılmaz olarak söndürür. Nuru sönünce de akıl zayıflar, eksilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Seleften bir zat: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Aklı yardımına koşan hiç kimse, günah işlemez" der. Bu açık bir şey. Zira çağırsaydı aklı onu masiyetten men'ederdi. Çünkü kendisi yüce Rabb'in avucunda ve hükümranlığı altındadır. Allah (c.c.) onu görmektedir. Kendisi O'nun evinde, sergisinin üzerindedir. Melekler yanındalar ve onu görmekteler. Kur'an vaizi onu bundan nehyetmekte, ölüm vaizi engellemekte, cehennem nasihatçisi onu men'etmektedir. Masiyet sebebiyle elinden kaçırdığı dünya ve ahiret nimetleri onu yaptığında elde ettiği sevinç ve lezzetin kat kat fazlasıdır. Hâl böyle iken sağlıklı bir akla sahip hiç kimse tüm bunları göz ardı edebilir mi?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günahlar çoğaldığında sahibinin kalbini mühürler ve kişiyi gafillerden eder. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nitekim seleften bir zât:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur" (Mutaffifin, 14) âyetinden "Günahtan sonra günah işlemek" demek olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan-ı Basrî de: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Bu, günah üzerine günah işlemektir. Sonunda kalp kör olur" demiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Meselenin aslı şudur: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kalp masiyet sebebiyle paslanır. Masiyetler çoğaldıkça pas da çoğalır ve sonunda âyette "rân" diye ifade edilen hâle (kalın pas tabakası) dönüşür. Daha sonra kalp mühürlenir, damgalanır, ve kilitlenir. Böylece kalp bir örtü ve dış tabaka altında kalır. Bu durum hidayet ve basiret hâlinden sonra olursa her şey alt üst olur. Öncekinin aksine döner. Artık o noktadan sonra düşmanı ona dost olur ve dilediği yâna götürür.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günahlar kulu Allah Rasûlü'nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) lanetine maruz bırakır. Çünkü O belli günahların sahiplerine lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Rasûlullah saçı saça ilave edene ve ettirene, dövme yapana ve yaptırana, dişlerini birbirinden ayırtıp inceltene ve bunu yaptırana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Faizi yiyene, yedirene, kâtibine ve şahidine lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Üç talakla boşandıktan sonra eski kocasına tekrar dönebilmesi için onunla geçici olarak evlenen adama ve bu yolla, tekrar evlenme yolu açan kadına lanet etmiştir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hırsıza lanet etmiştir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İçkiyi içene, dağıtana, meyvasından çıkarana ve çıkartana, satana, alana, parasını yiyene, taşıyana ve kendisine götürülene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Arazilerin sınırlarını ve işaret taşlarını değiştirene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ebeveynine lanet edene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Canlı bir şeyi fal okuyla kura çekmede hedef gibi kullanana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kadınımsı erkeklere ve erkeğimsi kadınlara lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Allah'tan (c.c.) başkası adına hayvan kesene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İslâm'da olmayan bir şeyi türetene veya onu koruyup kollayana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Suret yapanlara lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Lût kavminin işini yapana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Babasına ve annesine sövene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hakkı anlatanı susturan, böylece doğru yola kör ve bihaber kalana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hayvanla cinsel ilişki yapana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir hayvanın yüzüne demiri ısıtıp basarak işaret yapana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir müslümana zarar veren veya hile yapan kimseye lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kabirleri ölümü hatırlama maksadını taşımaksızın sürekli ziyaret eden kadınlara ve kabirler üzerine mescid ve ışıklandırma yapanlara lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kocasına karşı hanımının, efendisine karşı kölesinin aklını çelene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kadına arka organından yanaşana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kocasıyla ilişkiyi reddedene, meleklerin sabaha kadar lanet edeceklerini haber vermiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kendisini babasından başkasına nisbet ettirene lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir kardeşine demir (=öldürücü silah) kaldırana lanet etmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sahabîlere sövene lanet etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbnu'l Kayyım el-Cevziyye- Kalbin İlacı &lt;br /&gt;  &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-1569248818783932401?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/1569248818783932401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=1569248818783932401&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/1569248818783932401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/1569248818783932401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/kalbin-kararmasi-ibnul-kayyim-el.html' title='KALBİN KARARMASI (İBNU&apos;L-KAYYIM EL-CEVZİYYE)'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPTqDUDGRmI/AAAAAAAAA9o/w1tHK_2-gEI/s72-c/bugunde6nf5pmgn7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-4886450496957841013</id><published>2008-10-12T07:55:00.000-07:00</published><updated>2008-10-12T08:04:07.107-07:00</updated><title type='text'>TEVHİD VAHDET'İ GEREKTİRİR</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIRy3WoEyI/AAAAAAAAA9A/03QG7PIDfjE/s1600-h/y1pRXzTv6S5dJc8OE2NtXlgpegw6x3El_-0vVaDlbcJmBeIDw-1aK6zBrybmkTMV6cD0S3iQARI0pk.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIRy3WoEyI/AAAAAAAAA9A/03QG7PIDfjE/s400/y1pRXzTv6S5dJc8OE2NtXlgpegw6x3El_-0vVaDlbcJmBeIDw-1aK6zBrybmkTMV6cD0S3iQARI0pk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5256283280644772642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;TEVHİD VAHDET'İ GEREKTİRİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bir gerçek ki, bugün halihazırda yaşadığımız yanılgılar süreç içerisinde karşımıza çok daha büyük sorunların çıkmasına neden olacaktır. Bu bağlamda bizler için sorumluluklarımızın bilinci içerisinde hareket etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bunun ötesinde yalan, riya ve kandırmacan başka bir şey söz konusu değildir. Bununla birlikte ne yazık ki, kuşanılması gereken sorumlulukların askıya alınması bugüne dek hep hüsranla sonuçlandı. Bir başka ifadeyle bugün bizim için en büyük tehlike samimiyetsizliktir. Zira samimiyetsizlik demek yalan, riya ve kandırmaca demektir, kısacası iki yüzlülük... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sorumluluklarımızı yeniden kuşanabilmek için işe nereden başlayacağız, önceliklerimiz neler olmalı ? Benim buna cevabım "Müslüman'ım" diyen herkesin vahdet düşüncesi içerisinde hareket etmesi gerektiğidir. Bu noktada tek bir ümmet olduğumuz bilincini içselleştirerek akideye taalluk etmeyen meseleler üzerindeki görüş farklılıklarımızı bir tarafa bırakıp beraberce yürümenin yollarını aramak, hatta bu doğrultuda elimizden gelen her türlü gayreti göstermek bize düşen en önemli görevdir diyebiliriz. Bunun dışındaki her türlü yaklaşımın başarısızlığı da beraberinde getireceği aşikardır. Deyim yerindeyse bunu görmemek için kör olmak lazım. Zira vahdeti esas almayan, kendisini diğerlerinden ayrıştıran ve ötekileştiren bir zihniyetin nihai hedefi gözeten sağlıklı bir yürüyüş gerçekleştirmesi bugüne dek mümkün olmamıştır. Dolayısıyla bugün yaşadığımız kuşatıcılık probleminin temelinde de vahdetsizlik yatmaktadır. Kendi içerisinde sürekli bölünmeler yaşayan bir düşüncenin bir bütün olarak toplumu kuşatması mümkün olabilir mi ? Hal böyle iken, bugün yaşanan bir takım akli ve vicdani sapmalar neticesinde hala bunun mümkün olabileceğini düşünenlerimiz hiç de az değil. Oysa her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur'an'ın verileri gayet açıktır : "Onlar işlerini kendi aralarında parçaladılar..." (Mü'minun : 53) Bugün yaşadığımız fiili durumun bundan daha güzel izahı olabilir mi ? Görünürde hepimizin üzerinde olduğu bir iş var, ancak bir araya topladığımızda hepsi bir iş etmiyor. Birleştirici değil ayrıştırıcı yaklaşımların beraberinde getirdiği birbirini tamamlamayan, bütünsellikten uzak faaliyetler ve bugün karşımıza çıkan o tanıdık, bildik tablo... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bugün öncelikle sahih bir temsiliyete ihtiyaç duyuyoruz, ancak ne yazık ki, var olan hiçbir yapı bir diğerini temsil etmiyor. Buna bağlı olarak gündemi belirlemek yerine mevcut gündemin figüranları olmaktan öteye gidemiyoruz. Genelde yirmi-otuz kişiden müteşekkil muhtelif grupların muhtelif zamanlarda yaptıkları basın açıklamaları ve dağıttıkları bildiriler, yazılanlar, çizilenler mevcut sistem tarafından dikkate dahi alınmazken, toplum içerisinde her geçen gün biraz daha marjinalleşen bir kimliğe bürünüyoruz. Halbuki Hz.Peygamber (S) ve az sayıdaki arkadaşlarının en ufak bir hareketi dönemin Mekke'sinde büyük çalkantılara yol açıyordu. Zira sayıları az olsa da bütüncül, yek pare ve gündeme damgasını vuran bir hareket söz konusuydu ve mevcut sistem bunu kendisine karşı büyük bir tehdit olarak algılıyordu. Sanırım bu kendi aralarında vahdeti gerçekleştiren ve ümmet olma vasfına haiz olan küçük bir topluluğun dahi neler yapabileceğini göstermesi açısından bizim için yeterli olacaktır. Biz ise bugün bir yandan kendi kendimize konuşurken, diğer yandan da sudan sebepler nedeniyle sürekli ayrılıklar ve bölünmeler yaşamaktayız. Bakıyor ama göremiyoruz, aradaki engelleri kaldırarak bir araya gelip gerçek anlamda ümmet vasfı kazanmadıkça yürüdüğümüz yolun sonunun çıkmaz sokak olduğunun farkına bir türlü varamıyoruz. Peki ama neden ? Ben bu soruya direkt olarak cevap vermek yerine siz değerleri okurlarımızdan bu konuda düşünmenizi rica ediyorum. Bizi birbirimize karşı ötekileştiren ve bir araya gelmekten alı koyan şey nedir ? Ancak şu kadarını söyleyeyim ki, temelde sorun nefislerimizle ilgilidir ve bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez. Bu gerçeği görmezden gelmek güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte genel olarak yapılması gerekenle ilgili bir kaç şey söylemeden geçemeyeceğim. Şu bir gerçek ki, bugün Müslüman isminin önüne arkasına bir başka isim almayan, herhangi bir tabelayı ön plana çıkarmayan, bağımsız, kuşatıcı, birleştirici, tedric ve tertil üzere ivme kazanan bir harekete ihtiyacımız var. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle birbirimize tahammül ederek neyin nasıl yapılması gerektiğine dair düşüncelerimizi ilmi veriler ışığında bütün samimiyetimizle ortaya koymak ve en güzeli aramak durumundayız. Bunun tek yolu ise iletişimdir, zira genelde birbirimizin düşüncelerinden habersiziz. Bu noktada bir araya gelerek konuşmak bizim için hayati önem arz etmektedir. Zira birbirimizle konuşmadan neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda hem fikir olamayız. Ebu Cehil, Kabe yürüyüşü esnasında Beytullah'ın önünde Hz.Peygamber'i (S) yalancılıkla itham ettiğinde Hz.Hamza'nın söylediği sözler ibret vericidir. O şöyle diyordu : "Yalancı mı ? Konuşturmadınız ki, hangisi gerçek, hangisi yalan ? Konuşmadan bilinemez ki !" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün kısası zulmün ve işgallerin ortasında kalmış bölük pörçük bir insan yığını durumundaki bizler için zaman vahdet zamanıdır, zaman egolarımızı öldürme zamanıdır. Bunun dışında bu ümmetin önünde herhangi bir başka seçenek yoktur. Tevhid vahdeti gerektirir ve bizler Tevhid'e inanıyoruz. Aksi halde sorunlar her geçen gün daha da büyüyecek ve içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Bunun sonuçlarına her iki dünyada da katlanmak zorunda kalacak olan yine bizleriz. Çağrımız istisnasız olarak tüm inananlaradır, dün için yapılacak hiçbir şey yok, ya aramızdaki ihtilafları bir kenara bırakarak hep beraber bu deveyi güdelim ya da pembe hayallerimize son verelim. Aksi halde kendimizi kandırmaktan öte gidemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla Fikri Ergun&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-4886450496957841013?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/4886450496957841013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=4886450496957841013&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4886450496957841013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4886450496957841013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/tevhid-vahdeti-gerektirir.html' title='TEVHİD VAHDET&apos;İ GEREKTİRİR'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIRy3WoEyI/AAAAAAAAA9A/03QG7PIDfjE/s72-c/y1pRXzTv6S5dJc8OE2NtXlgpegw6x3El_-0vVaDlbcJmBeIDw-1aK6zBrybmkTMV6cD0S3iQARI0pk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2177545089436194741</id><published>2008-10-12T07:07:00.001-07:00</published><updated>2008-10-12T07:12:51.237-07:00</updated><title type='text'>MUSTAZ'AFLARIN  DAVASI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIFCoqtbdI/AAAAAAAAA84/RfyrRLiyzsY/s1600-h/qwwqwq.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIFCoqtbdI/AAAAAAAAA84/RfyrRLiyzsY/s400/qwwqwq.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5256269257929223634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MUSTAZ'AFLARIN  DAVASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih geçmişten günümüze iki insan sınıfının mücadelesine tanıklık etmektedir : Müstekbirler / yeryüzünde büyüklenenler ve Mustaz'aflar / zayıf bırakılanlar , yani ezenler ve ezilenler ya da bir başka ifadeyle efendiler ve köleler . İnsanlık geçmişten günümüze Firavunların zulmü altında inlerken , Allah muradını apaçık bir biçimde ortaya koymaktadır : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; "Halbuki  biz  istiyorduk  ki , yeryüzünde  zayıf  bırakılanlara  lütufta  bulunalım , onları  önderler  yapalım  ve  onları  yeryüzüne  mirasçılar  kılalım . Ve onları güvenlik içinde  yeryüzünde  yerleştirelim ; Firavun'u , Hâmân'ı  ve  onların  ordularını  da  onların  eliyle  korktukları  şeye  uğratalım ." (Kasas : 5 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şu  bir  gerçek  ki , iman  kuru  kuruya  bir  inançtan  ibaret  değildir ; sahih  bir  iman  beraberinde  inkarı  da  zorunlu  kılar . Kelime-i  Tevhid  bunun  en  ideal  örneğidir : "La  ilahe  illallah / Allah'tan  başka  kulluk  edilmeye  layık  hiçbir  varlık  yoktur ." Dolayısıyla , Allah'a  iman  beraberinde  sahte  ilahların  inkarını  da  zorunlu  kılmaktadır . "La" demek  budur  işte !  Her  namazın  her  rekatında  tekrarladığımız  "İyyake  na'budu  ve  iyyake  nestein / yalnız  sana  kulluk  ederiz  ve  yalnız  senden  yardım  dileriz"  ifadesi  ise  Kelime-i  Tevhid'in  açılımından  başka  bir  şey  değildir . İnsanı  özgür  kılan , kölelerin  boyunduruklarını  kıran , mustaz'afların  ezilmişliklerine  son  veren  yegane  ifadedir  bu , Tağut'un  reddi , şirkin  bütünüyle  inkarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; "... öyleyse  kim  tağut'u / şeytani  güçleri  inkar  eder  ve  Allah'a  iman  ederse  artık  o  en  sağlam  kulpa  yapışmış  olur , öyle  ki  onun  kopması  yoktur..." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bakara : 256 )   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tağut... Allah'ın  birebir  kendi  karşısında  zikrettiği  habis  zihniyet... Dünya  merkezli  tüm  düşüncelerin (Kapitalizm  ve  Komunizm  gibi ) bir  yaşam  biçimi  haline  getirilerek  ayakta  tutulmasını , korunmasını  savunan  ve  sağlayan  tüm  lanetli  kişilerin  ve  düzenlerin  ortak  adı... Firavun , Haman  ve  Karun...  Nemrut , Hirodes  ve  Ebu  Cehil... Bush , Blair  ve  Olmert... Ve  diğerleri... Kitleleri  haktan  uzaklaştırarak  köleleştirmek  ve  kendi  kulları  haline  getirmek  isteyen  egemen  şer  güçler... İğreti  istek  ve  tutkuları  doğrultusunda  tamamen  dünya  merkezli  hareket  eden  bu  zihniyetin  geçmişten  günümüze  manevi-ahlaki  kaygılardan  uzak  bir  biçimde  adı  her  ne  olursa  olsun  yeryüzünde  meydana  getirdiği  beşeri  düzenlerin  tümü  gerçekte  kula  kulluğa  dayanan  isyan  ve  küfür  sistemleridir . Bunlar  "Bulundukları  yerlerde  haddi  aşıp  azgınlaşır  ve  böylelikle hak  ve  adalet  sınırlarını  aşarak  yozlaşmaya  ve  çürümeye  sebep  olurlar ." (Fecr : 11-12 )     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Buna  boyun  eğdiğiniz  takdirde , Allah'ın  va'zettiği  varlık  kanunları  tecelli  eder  ve  tıpkı  bugün  olduğu  gibi  ezilip  horlanan , zayıf  bırakılmış  kitlelerin  maruz  kaldığı  maddi  ve  manevi  yıkım  bulaşıcı  bir  hastalık  gibi  sarıp  kuşatır  dört  bir  yanı . Artık  yeryüzüne  fesad  hakimdir , halklar  köleleştirilmiş , ülkeler  birer  sömürge  haline  getirilmiştir . Buna  mukabil  Kur'an , "Allah'tan  başkasına  kulluk  edilen  her  şeyin  ve  böylece  insanı  yüce  yaratıcıdan  uzaklaştırarak  deyim  yerindeyse  şeytani  güçlere  ve  düzenlere  yönelten tüm  şeylerin (kişi, güç  ve  sistemlerin)" 1 inkarını  ve  bununla  birlikte  yalnızca  Alemlerin  Rabb'ine  kulluk  edilmesini  emreder . Allah'ın  bu  konudaki  beyanı  gayet  açıktır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; "Andolsun  ki , her  ümmetin  içinden , "Allah'a  kulluk  edin ; ve  şeytani  güçlere / düzenlere  kulluktan  kaçının"  diye  resul(ler)  gönderdik . Allah , böylece  onlardan  bir  kısmını  hidayete  erdirdi ; bir  kısmına  da  sapıklık  hak  oldu . Öyleyse  yeryüzünde  gezip  dolaşın  da  yalanlayanların  akıbeti  nasıl  olmuş  bir  bakın !" ( Nahl : 36 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ve  Allah , iki  hizbin  kıyamete  dek  sürecek  olan  savaşından  söz  etmektedir : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Size  ne  oluyor  ki , Allah  yolunda  ve "Ey Rabbimiz! Bizi  halkı  zalim  olan  bu  topraklardan  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kurtar[ıp özgürlüğe kavuştur] ve rahmetinle  bizim  için  bir  koruyucu  ve  destek  olacak  bir  yardımcı  gönder!” diye  yalvaran  zayıf  bırakılmış  çaresiz  erkekler , kadınlar  ve  çocuklar için  savaşmıyorsunuz?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İman  edenler  Allah  yolunda  savaşırlar ; inkar  edenler  ise  tağut'un  yolunda / şeytani  güçler  uğrunda  savaşırlar , öyleyse  şeytanın  dostlarıyla  savaşın . Şüphesiz  ki , şeytanın  hilesi  pek  zayıftır." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Nisa : 75-76 )    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır  ki , Allah'ın  davası  yeryüzünde  zayıf  bırakılarak  ezilip  horlanan  tüm  insanların  davasıdır . Filistin'de , Irak'ta , Lübnan'da , Çeçenya'da , Keşmir'de ,Türkistan'da , kısacası  dünyanın  dört  bir  yanında  zulme  uğratılan  tüm  mustaz'afların  davası... İmanın  küfürle  bitmek  bilmeyen  mücadelesi , Rabb'imizin  peygamberlerin  elleriyle  çağların  ötesinden  bugüne  taşıdığı  amansız  kavgadır  bu .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevhid... Tek  Rab , tek  İlah , tek  din  ve  tek  ahlak ... Rabb'in  dosdoğru  yolu... "Bizi  dosdoğru  yola  ilet : Nimet  verdiğin  kimselerin / gelmiş  geçmiş  tüm  peygamberlerin , Sıddıkların / özü  ile  sözü  bir  olanların , Şehitlerin / hayatlarıyla  hakikate  şahitlik  edenlerin  ve  Salihlerin / dürüst , erdemli  kimselerin  yoluna" (Fatiha : 5-6 , Nisa : 69)  Hakkın  batıla  karşı  verdiği  savaş... Tevhid  ve  şirk , iman  ve  küfür , Habil  ve  Kabil , ahlak  ve  ahlaksızlık , eşitlik  ve  kölelik , izzet  ve  zillet , fazilet  ve  alçaklık , dünya  ve  ahiret... Elbette  bu  meşakkatli  bir yoldur  ve  bu  yolda  yürümek , sorumluluk  bilinci (takva)  temelinde  sarsılmaz  bir  imanı  ve  her türlü  zorluk  ve  sıkıntı  karşısında  direnişi (sabır) gerektirir . Dolayısıyla  dava  adamı  demek , söz  değil ; eylem  adamı  demektir . Bunun  en  güzel  örnekliğini  ise  Allah'ın  elçileri  teşkil  etmektedir . Zira  bu  yol , Nuh'un , Hud'un  ve  Salih'in  yoludur , bu  dava  İbrahim'in , İsmail'in  ve  İshak'ın  davasıdır , bu  mücadele  Şuayb'ın , Musa'nın  ve  Harun'un  mücadelesidir  ve  bu  kavga  Zekeriyya'nın , Yahya'nın  ve  İsa'nın  kavgasıdır (Hepsine  salat  ve  selam  olsun ). Allah  peygamberler  zincirinin  son  halkasına  yani  Hz . Peygamber'e (S) şöyle  seslenmektedir : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşte  onlar  Allah'ın  hidayete  erdirdiği  kimselerdir . Öyleyse  sen  de  onların  rehberliğine  uy . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De  ki : "Ben  bunun  karşılığında  sizden  hiçbir  ücret  istemiyorum . Şüphesiz  o  bütün  insanlık  için  bir  öğüt  ve  uyarıdır ." (En'am : 90 ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu  nedenledir  ki , nasıl  olmalı  ve  nasıl  yapmalıyız ? sorusuna  verilebilecek  en  güzel  cevap  elçilerin  kıssalarında  saklıdır . Hakikat  elçileri... Allah'ın  seçtiği  kullar... Nuh  gibi  Allah'ın  vahyine  uygun  bir  gemi  inşa  etmek  zulmün  ortasında ; tahtası  iman , çivisi  ise  salih  ameldir  bu  geminin  ve  yalnızlığınıza  kahkahalarla  gülecektir  zulüm . Ve  İbrahim  gibi  tek  başına  ümmet  olmak... Nasıl  ümmet  olur  insan  yapayalnız ? Zulmün  karşısında  tek  başına  ve  dimdik  durabilmek , dini  yalnızca  Allah  için  ayakta  tutmak  hususunda  koca  bir  topluluğa  bedel  olmak , evvah  olabilmek  kendince ; bütün  bir  insanlığa  yetecek  derdi-tasayı  bir  başına  yüklenebilmek... Ve  gerektiğinde  kurban  edebilmek  en  sevdiğini ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve  Musa  gibi  meydan  okuyabilmek  Firavun'a ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyub  gibi  sabredebilmek ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf  gibi  medrese  edinebilmek  zindanı ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman  gibi  adaletli  olabilmek , &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zekeriyya  gibi  testerenin  dişleri  altında  görmek  şehadeti ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya  gibi  tereddütsüz  uzatabilmek  boynunu  kütüğün  üstüne , &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve  İsa  misali  vahyi  taşıyarak  kalben  ölü  olanlara  hayat  verebilmek  ve  kaldırabilmek  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözlerin  üzerinden  tüm  perdeleri ... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve  pek  tabii , alemlere  rahmet  son  Peygamberin  örnekliğinde  hakkın  öldürücü  darbesini  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vurabilmek  batılın  kafasına , zulmü  gömebilmek  uçsuz  bucaksız  çölün  tam  ortasına ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Hepsine  salat  ve  selam  olsun )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet , dün  olduğu  gibi  bugün  de  Firavunların  zulmü  altında  inlemekte  dünya , yeryüzü  nüfusunun  üçte  ikisi  aç , kan , zulüm  ve  gözyaşı  sarmış  dört  bir  yanı ...  Karar  vermeli  artık ; "Her  şeye  rağmen  Allah'ın  davası  uğrunda  üstün  gayret  ve  çaba"  mı ; yoksa  "Bizden  bu  kadar"  mı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçilerin  örnekliğini  hayata  taşımak , hasılıkelam ; yatmak  değil  doğrulmak , durmak  değil  yürümek , konuşmak  değil  iş  yapmak  dileğiyle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam  ve  dua  ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla  Fikri  Ergun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;09  Aralık  2006 / İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;atilla.fikri.ergun@hotmail.com&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2177545089436194741?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2177545089436194741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2177545089436194741&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2177545089436194741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2177545089436194741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/mustazaflarin-davasi.html' title='MUSTAZ&apos;AFLARIN  DAVASI'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SPIFCoqtbdI/AAAAAAAAA84/RfyrRLiyzsY/s72-c/qwwqwq.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-6845416170395054367</id><published>2008-10-09T06:12:00.000-07:00</published><updated>2008-10-09T06:17:01.501-07:00</updated><title type='text'>RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH (ÇARPIK YOLLAR)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SO4ERhFWvKI/AAAAAAAAA8w/JpgCaBZv34M/s1600-h/kaf%252030.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SO4ERhFWvKI/AAAAAAAAA8w/JpgCaBZv34M/s400/kaf%252030.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5255142514173066402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH (ÇARPIK YOLLAR)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇARPIK YOLLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam'a gönül veren ve teslim olan müslümanlar, bu dinin kendilerine yüklediği bazı sorumlulukları idrak etmektedirler. İslam'a teslim olan bir müslümanın nefsine karşı, ailesine karşı, çevresindeki insanlara karşı ve içinde bulunduğu topluma karşı sorumlulukları vardır. Nefsine ve ailesine karşı olan sorumluluklarını güçleri nispetince yerine getirmeye çalışan müslümanlar, içinde bulundukları topluma karşı sorumlulukları yerine getirebilmek için bir cemaate veya bir gruba gerek duymaktadırlar. Çünkü söz konusu sorumluluk, müslümanların ortak çalışmaları ile yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Nitekim bu sorumluluğun idrakinde olan müslümanlar, sahip oldukları ölçülere göre islam dairesinde gördükleri çeşitli guruplardan herhangi birisine dahil olmaktalar ve bu gruptaki çalışmaları ile İslami sorumluluklarını yerine getirdiklerine inanmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grup seçimi, çoğu zaman kişinin istek ve kontrolü dışında vuku bulmaktadır. Çünkü bu kişi herhangi bir gruba talip olmadan önce, o grubun davetçileri bu kişiye talip olmakta ve Rabbani bir ölçüye sahip olmayan bu insanı, fazla zorlamadan kendi gruplarına dahil edebilmektedirler. Yeni girdiği grupta bir takım değer ölçüleriyle karşılaşan bu insan, karşılaştığı değer ölçülerini tetkik ve tahkik etme durumunda olmadığı için bu ölçülere sahip çıkmaktadır. İçinde bulundukları grubu, bu grubun değer ölçülerine göre değerlendiren insanlar elbetteki bu grubu hak bir grup olarak göreceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâhil oldukları gruptaki değer ölçüsüyle bu grubu hak bir grup olarak kabul eden insanlar, aynı değer ölçüsüyle diğer grupları değerlendirdiklerinde ise; diğer grupları sapıklıkla, yanlışa düşmekle veya eksiklikle itham edebilmektedirler. Oysaki sapıklıkla veya yanlışa düşmekle itham ettikleri bu gruplar da, sahip oldukları değer ölçüsüne göre kendilerini hakta sanmaktalar ve kendilerini sapıklıkla itham edenleri, aynı şekilde sapıklıkla itham etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı dine talip olduklarını iddia etmelerine rağmen değişik yollarda ve farklı tavırlarda bulunan bu insanlardan ortak bir ses yükselmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Birlik olmamız ve Allah'ın ipine topluca sarılmamız gerekmektedir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimi olduğuna hüsnüzan ettiğimiz bu dileklerin geçekleşmesi için, şu iki esasın gün yüzüne çıkarılması ve net bir şekilde ortaya konulması zorunludur. Birinci esas, birlik ve bütünlüğü bozan parçalayıcı unsurların tespit ve izale edilmesi; ikinci esas ise vahdetin sağlanabileceği yegâne zemin olan tevhidi yolun, Kur’an ve Sünnet bütünlüğünde tespit ve tasdik edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle birlik ve bütünlüğü bozan unsurlar üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda belirteceğimiz marazları herkesin kabul etmeyeceği, kabul etseler dahi bu marazlardan içtinap etmeyecekleri aşikârdır. Ne var ki bu durum, vahdeti arzulayan müslümanları umutsuzluğa sevk etmemelidir. Hak yolda vahdet, hiçbir zaman ve hiçbir konumda kitlesel olarak gerçekleşmemiştir. Vahdeti samimi bir şekilde arzulayan müslümanların üzerine düşen sorumluluk, vahdeti engelleyen marazlardan öncelikle kendilerinin içtinap etmeleridir. Bu esaslara dikkat edildiği zaman, vahdeti arzulayan samimi müslümanlar arasında Rabbimizin lütfü ile vahdet gerçekleşebilecek ve hak yolda vahdeti gerçekleştirebilen bu cemaat halka halka genişleyerek, diğer müslümanları da kuşatabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarpık yollar ve bu yolların ortaya çıkış nedenleri, vahdeti engelleyen marazlarla ilgili bir hadisedir. Bazı islami motifler taşımalarına rağmen İslam'ın özünden uzak birçok grup, İslam'a değil, kendilerine özgü bir yol takip etmektedirler. Bu gruplardan birçoğu Rabbani tenkit ve eleştiriye kendilerini kapatmış durumdadırlar. Bu tavrın hüsnü zanla değerlendirilmesi ise ne yazık ki mümkün değildir. Madem hak üzere olduklarını iddia ediyorlar, içinde bulundukları hakkı rahatça savunmaları ve her Rabbani eleştiriye açık olmaları gerekmez mi?. Oysa iddia ettikleri gibi Resulullah (s.a.v.)'i gerçekten tanıyıp örnek alıyorlarsa, hak sözlere karşı açık davranmaları gerektiğini de anlayacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahdetin gündeme geldiği konuşmalarda sık sık sorulan; "Hangi esasta birleşilmesi gerekir?" sorusuna, her grup aynı cevabı vermektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kur'an ve Sünnet."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzeysel cevabı veren gruplar, bu cevaba muhalif yaşamadıklarını ispat edebilmek için Kur'an'ı Kerim'e yönelmekteler ve 6236 ayet olan Kur'an'ı Kerim'den kendi durumlarını destekleyen ayet-i kerimeleri büyük bir maharetle çıkararak, delil olarak öne sürmektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nasıl bir Kur'an anlayışıdır ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı konumda bulunan ve aynı soruyla kendisine yönelen insanlara ayrı ayrı yollar bildirmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'a nasıl bir yaklaşımdır ki, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vücut gibi bütünleşmeleri gereken müslümanları, birbirinden ayrı ve birbirine düşman etmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu yüce Kitap,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke gibi bir cahiliyede Allah'a kul olmak isteyen müslümanlan birbirinden ayrılmaz bir bütün haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim, aynı Kur'an'ı Kerim'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüce Kitap'ta muhatap olduğumuz İlahi vahyin sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ne yazıktır ki zamanımızdaki birçok müslümanın Kur'an ve Sünnete yaklaşmaları değişmiş, bu çarpık yaklaşımların neticesinde birbirinden farklı ve birbirine muhalif gruplar ortaya çıkmıştır. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de zikredilen geçmiş ümmetlerin sapıklığa ve helaka düşme nedenleri de aynı marazlardan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu marazların en belirgini, İlahi Kitab'ın tahrif edilmesidir. Bir toplumu sapıklığa ve helaka götüren bu cahili yaklaşımlar, Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikretmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki onlar Kur'an'ı parçalara ayırırlar (Bir kısmına inanıp, diğer kısmına inanmazlar). 15-Hicr 91&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla az bir değeri satın alanlar onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah da kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azapta vardır. 2-Bakara 174 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlardan zulme sapanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirip başka şekle koydular... 7-A'raf 16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve peygamber dedi ki: "Rabbim, gerçekten benim kavmim bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." 25-Furkan 30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumu parçalanmaya götüren bu cahili tavırların hepsini, yaşadığımız çağda görmekteyiz. Kur'an'ı Kerim'i sayfa ve satırlarda tahrif edemeyen şeytan ve dostları, bu tahrifatları zihin ve yaklaşımlarda yapmışlar ve dolaylı yollarla insanları istedikleri vadiye sürüklemişlerdir. Nitekim farklı yol ve tavırlarla ortaya çıkan birçok gruplaşmanın kökeninde bu tahrifat bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir grup vardır,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grubun Allah'ın kitabı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Karşılaştıkları meselelerde kendi akılları ve zanları ile bir yol tuttururlar ve kendilerini doğru yolda zannederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir grup vardır,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gruptaki insanlar, kendi çıkar ve menfaatları için Allah'ın hükmünü tevil ve tahrif ederek değiştirirler. İnsanlara; "Allah böyle yapmanızı istemektedir" diyerek, bu insanları sapık ve karanlık yollara davet ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir grup vardır,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gruba, cahili otoriteler tarafından Allah'ın dini adına konuşma yetkisi verilmiştir. Aynı cahiliye, bu din adamlarına; "Şu esaslar anlatılacak, bunlar ise anlatılmayacak." diyerek, bir konuşma hududu belirlemiştir. Cahiliyenin bu yaklaşımı, kendi mantığına göre doğal ve makul bir yaklaşımdır. Çünkü cahiliye mensupları bilmektedir ki, anlatılmasını ve açıklanmasını yasakladıkları hususlar, kendi bütünlüklerini &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;parçalayıcı bir nitelik arz etmektedir. İşte Allah'ın dini adına konuşan ancak Allah'a karşı değil, bağlı bulundukları cahiliyeye karşı sorumlu olan din adamları, belli bir ücret karşılığı cahiliyeye itaat etmekte ve Allah'ın hükmünü gizlemek tedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer birçok grup ise,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitab'ı, Allah'ın Kitab'ı bilmekteler fakat bu Kitab'ı bir bütün olarak ele almamaktadırlar. Daha açık bir ifadeyle, Allah'ın Kitab'ında gördükleri hüküm ve tavırlardan; nefs, heva ve sosyal konumlarına uygun olanları almaktalar ve bu hükümlere ihlâsla sarılmaktadırlar. Tabi ki her grubun ihya etmek istedikleri hükümler aynı olmamakta ve dolayısıyla değişik gruplaşmalar ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'i peyderpey indiren Allah(c.c), bulundukları konum ve seviyeye göre müslümanlara değişik yükümlülükler getirmiştir. İslami hareketle ilgili bu toplumsal tavırların hepsi, Kur'an'ı Kerim'in bütünlüğü içerisinde zikredilmektedir. Cahiliyede yaşayan bir müslüman, konum ve durumunu göz önünde bulundurmadan bu toplumsal tavırlara yaklaşır ve amel etmeye çalışırsa; Kufan'i sınırlar içerisinde ancak Kur'an'da beyan edilen hareket metodundan uzak bir vadiye düşmüş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'in bütününe muhatabız ve Kur'an'ı Kerim'de zikredilen ferdi ibadetlerin hepsiyle mükellefiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlayı Kelimetullah uğrunda bir çalışma yapılması isteniyorsa, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen hareket metodunun mahiyeti net ve açık bir şekilde kavranılmalıdır. Bu yapılmadığı sürece birbirinden farklı ve değişik gruplaşmalar devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarpık yolların ortaya çıkışındaki diğer önemli etken ise cahili değer ölçüsünün, müslümanlar tarafından benimsenmesidir. Cahili sistemdeki eğitim ve kültür faaliyetlerinden etkilenen müslümanlar bilerek veya bilmeyerek bazı cahili değer ölçülerine sahip olabilmektedirler. Cahili değer ölçüsüne sahip olan müslümanlar, karşılaştıkları Rabbani hükümleri cahili değer ölçüsüne göre değerlendireceklerinden, Rabbani gerçeği kavrayamayacaklar ve neticede Rabbani bir tavır gösteremeyeceklerdir. Müslümanların birçok Rabbani gerçek karşısındaki şaşkın ve muğlâk davranışları, bu cahili yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela cahiliyenin, kuvvet ve güç konusunda bir değer ölçüsü vardır. Cahili mantığa göre tespit edilen bu değer ölçüsünü benimseyen müslümanlar, bu değer ölçüsüne göre cahiliyeyi güçlü, kendilerini ise güçsüz kabul edeceklerdir. Çünkü bu değer ölçüsünde Allah'ın kudreti ve yardımı hiç dikkate alınmamakta, sadece para, silah, mal, makam ve asker gibi yaratılmış nesnelere itibar edilmektedir. Cahili sistemler tarafından empoze edilen bu değer ölçüsünü benimseyen kimselerin sapmamaları ve kendilerine tabi olan inşaları da saptırmamaları mümkün değildir. Kendilerine hoca, alim, lider denilen birçok kimsenin içinde bulunduğu sapıklık, Rabbani bir dava için cahili değer ölçülerine göre güçlenmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahili değer ölçüsüne göre belirlenen güç ve kuvvet anlayışını bilerek veya bilmeyerek kabullenen birçok grup, bu kabullenme ile tevhidi yoldan sapmışlardır. Çünkü İslam'ı hakim kılmak için güçlenmeyi kaçınılmaz gören bu kimseler, benimsedikleri cahili değer ölçüsüne göre güçlenmeye çalışmaktalar ve bu nedenle tağuti kurum ve makamlara, kapitalist ekonomiye ve keyfiyetsiz insan kalabalıklarına talip olmaktadırlar. Tabi ki bu cahili hedeflere varabilmek için kaçınılmaz olarak cahili yol ve yöntemlere başvurulmakta ve niyetleri İslam olan birçok müslümanın mal ve mesaisi bu gibi gayri İslami yollarda kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayri İslami yollarda bulunmalarına rağmen İslami niyet taşıyan bu insanların durumu nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip oldukları niyet, bu insanları kurtaracak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu cevaplayabilmemiz için İslam'da niyetin yerini ve hangi durumlarda müessir olduğunu, "Niyet" başlığında açmamız ve açıklamamız gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-6845416170395054367?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/6845416170395054367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=6845416170395054367&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6845416170395054367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6845416170395054367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/rabbani-yol-ve-snnetullah-arpik-yollar.html' title='RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH (ÇARPIK YOLLAR)'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SO4ERhFWvKI/AAAAAAAAA8w/JpgCaBZv34M/s72-c/kaf%252030.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-7524764040046911548</id><published>2008-10-08T07:24:00.001-07:00</published><updated>2008-10-08T07:25:10.837-07:00</updated><title type='text'>PUT VE PUTÇULUK  </title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOzCvTT9RSI/AAAAAAAAA8o/yIJqH0nRjd8/s1600-h/111.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOzCvTT9RSI/AAAAAAAAA8o/yIJqH0nRjd8/s400/111.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254788983128147234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PUT VE PUTÇULUK  &lt;br /&gt;24/08/2007 - 00:01  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Prof. Dr. Seyyid Kutub  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Put ve Putçuluk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyid Kutup&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hani İbrahim demişti ki: — Rabbim bu şehri güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı da putlara ibadet etmekten uzak tut." (İbrahim Sûresi, 14/35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphe yok ki Hz. İbrahim'in yüce Allah'a yalvararak hem kendi şahsını hem de çocuklarını ibadetten uzak tutmasını istediği putlar, Arap cahiliyyesinde veya çeşitli putperest toplumlarda olduğu gibi sadece alelade basit şekillerden -taştan, ağaçtan, heykellerden veya hayvan, kuş, gök cisimleri, ruhlar ve hayaletler gibi değişik şekillerden- ibaret değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu basit ve ilkel görüntü Allah'a şirk koşmanın, Allah'la beraber birtakım putlara ibadet etmenin tüm şekillerini kapsamaz. Kur'an'ın genel muhtevası içerisindeki şirk koşma kavramını bu ilkel ibadet şekilleri ile sınırlandırmak, sonsuz şekilleri bulunan diğer şirk çeşitlerini ve günümüz cahiliyyesindeki tüm insanlığın içinde yüzdüğü putperestliğin mahiyetini, sağlıklı bir biçimde görmemize engel teşkil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için şirk koşma eyleminin mahiyetini ve bu putların şirkle ilişkilerini iyice kavramak, en ince detayına kadar öğrenmek zorundayız. Bu putların ifade ettikleri anlamların ve çağdaş cahiliyyelerde değişen ve görünen yönlerinin üzerinde durmamız kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'dan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik etmenin zıddı olan şirk, hayatın tüm alanlarında Allah'ın buyruğuna dayanmayan ve sadece O'na itaat ederek sadece O'na boyun eğilmeyen her yönetim biçiminin varlığında somutlaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirkin ortaya çıkması için insanların Allah'a itaat etmekle birlikte, hayatlarına ilişkin başka bir alanda Allah'dan başkasına itaat etmeleri yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbadet ve muamelat ise kulluğun, birçok çeşidinden sadece bir tanesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde insanlığın hayatında her an karşılaştığımız örnekler ise bize şirkin en açık mahiyeti ile ilgili bilgiler vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'dan başka ibadete layık ilah olmadığına inanarak abdest, namaz, taharet, oruç, hac ve benzeri ibadet şekillerinde Allah'a itaat ettikleri halde siyasi, içtimai ve sosyal konularda Allah'dan başka kanun koyuculara itaat edenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değer yargılarında ve toplumsal ölçülerde Allah'ın vahyinden kaynaklanmayan düşünce ve fikirleri kabul edenler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenek, görenek, adet ve alışkanlık itabarıyla giyim tarzlarında bir takım insanları ilah edinircesine onların kılık ve kıyafetlerine girip Allah'ın şeriatının yasakladığı şekillere bürünenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet böyle toplumlar ve kişiler en açık şekliyle Allah'a ortak koşmakta, şirk işlemektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur, Muhammed (s.a.v) onun kulu ve Rasulu'dür." şehadetinin ifade ettiği anlamın tersine hareket etmektedirler. İşte günümüz insanlığının düştüğü en büyük hata budur. Büyük bir umursamazlık ve boş vermişlikle işledikleri şirkin farkında bile olmuyorlar. Yapmış oldukları bu davranışların her zaman ve her yerde yaşanan şirkin ta kendisi olduğu gerçeğini bir türlü göremiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Putların hiçbir zaman o ilkel ve basit şekli ile karşımıza çıkmaları zorunlu değildir. Putlar, tağutların insanları kendisine ibadet ettirmek, bu putların aracılığı ile insanların kendilerine boyun eğip itaat etmelerini sağlamak ve bunu garantiye almak için arkalarında saklandıkları basit sembollerden başka birşey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir zaman bir putun konuştuğu, duyduğu ve gördüğü görülmemiştir. Ama bunların arkasına saklanmış mabed bekçileri, kahinler ve egemenler bu putların etrafında onun adına dualar okuyarak muskalar ve nazarlıklar dağıtırlar. Halk kitlelerini kendilerine kul köle edinebilmek için kendi arzularını onun isteği imiş gibi halka empoze ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda bir takım idareciler ve din adamları, Allah'ın izin vermediği alanlarda bu semboller adına yasalar, kanunlar, değer yargıları ve hareket biçimleri vaaz ediyorlarsa... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ortaya atılanların her biri içeriği ve görevi itibari ile birer putturlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakim güçlerin -Milliyetçilik, kavmiyetçilik, vatan, halk, sınıf vb.- değerleri sembolleştirip, bayraklaştırdıkları ve Allah'ı bir yana bırakıp bu sembollere ibadet yapmaları, bunların uğrunda mallarını, mülklerini, canlarını, ırz ve namuslarını feda etmeleri istendiği zaman... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın şeriatının, kanun ve yasalarının bu semboller ile çeliştiği anda, Allah'ın direktif ve öğretilerinin bir kenara bırakılıp bu sembollerin veya daha doğru bir ifade ile bu sembollerin arkasında yeralan tağutların direktifleri yerine getirildiği zaman... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bu zaman ve mekanlarda yapılanlar Allah'ı bir yana bırakıp putlara ibadet etmenin en açık göstergesidir. Çünkü putun taştan ve ağaçtan bir heykel şeklinde ortaya çıkması zorunlu değildir. Put bir sistem, bir ideoloji veya bir sembolde olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam sadece bu basit görünümlü taştan ve heykelden ibaret putları yok etmek için gelmemiştir. Tarih süresince gelmiş geçmiş tüm peygamberler kafilesinin sarfettikleri bunca çaba ve fedakârlık ve bir o kadar işkence ve azaba katlanmaları sırf taştan ve ağaçtan yontulmuş putları ortadan kaldırma amacına yönelik değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilakis İslam yalnız Allah'a ibadet etmek ile ondan başkasına ibadet etmenin arasını ayırmak, hayatın her alanında Allah'a boyun eğip itaat etmekle, Allah'tan başka mercilere kulluk ve itaatın sınırlarını kesinkes belirlemek için gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürürlükte olan rejimlerin ve sistemlerin tabiatını kavramak için öncelikle bu sistemlerin tevhid esasına göre mi yoksa şirk esasına göre mi yönetildiklerini belirlemek, bu düzenlerin yönetim biçimlerinde sadece Allah'a mı itaat edildiğine yoksa Allah'la beraber başka ilahlara, tağutlara, rablere mi itaat edildiğine bakmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilleri ile "Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığını ve Muhammed (s.a.v)'ın Allah'ın kulu ve Rasulu" olduğunu söyleyip bireysel davranışlarda arınma, evlenme, boşanma ve miras gibi konularda Allah'ın vahyine tabii oldukları için kendilerini müslüman diye isimlendirenler, bununla beraber bunun dışındaki konularda Allah'ın vahyine göre şekillenmemiş kanun ve nizamlara itaat edenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın şeriatinde izin vermediği halde Allah'ın şeriatine karşı olan yasalara tabii olanlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsteyerek veya istemeyerek bu çağdaş putların kendilerinden istedikleri görevleri yerine getirme konusunda tüm değerlerini -mal, can, namus, ahlâk gibi- feda edenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kutsal değerleri ile, çağdaş tağutların istedikleri çeliştiği zaman Allah'ın emirlerini kulak arkası yapıp putların emirlerini yerine getirenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet kendilerini müslüman ve Allah'ın dinine mensup zannedip de tüm bu fiilleri yapanlar, kafalarını yastıklarından kaldırıp bir an önce uyanmak ve ne kadar büyük bir şirk bataklığının içinde olduklarım görmek zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şekilde şüphe yoktur ki Allah'ın dini tüm yeryüzünde kendilerini müslüman zannedenlerin tasavvur ettiği gibi ciddiyetten uzak ve komik bir din değildir. İslam hayatın tüm alanlarını kuşatan bir sistemdir. Yüce Allah'ın hiçbir şekilde başkasından razı olmadığı İslam, günlük, hayatın her bölümünde Allah'a boyun eğmek ve yalnızca ona itaat etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirk ve müşriklik rububiyet noktasında Allah'dan başka bir rabbin -yaratan, rızık veren, öldüren vs- varlığına inanmakla ortaya çıkmaz. Allah'la beraber veya Allah'ın dışında başka rablerin hakimiyetine inanmakta şirkin en bariz örneklerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde yeryüzünün doğusunda ve batısında yaşayan tüm insanlar yaşantılarında yetkiyi kime verdiklerine, kime uyduklarına, kime itaat edip kime boyun eğdiklerine, kimin emrine uyup sözünü dinlediklerine bir baksınlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şayet tüm bu konularda sadece Allah'a itaat edebiliyorsa Allah'ın kendisinden razı olduğu dine, İslam'a mensupturlar. Yok şayet bu konularda Allah'tan başkasına -onunla birlikte veya onu bir kenara bırakarak- tabii oluyorlarsa Allah korusun onlar tabii oldukları tağutların dinine mensupturlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hani İbrahim demişti ki: — Rabbim bu şehri güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı da putlara ibadet etmekten uzak tut&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-7524764040046911548?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/7524764040046911548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=7524764040046911548&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/7524764040046911548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/7524764040046911548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/put-ve-putuluk.html' title='&lt;strong&gt;PUT VE PUTÇULUK  &lt;/strong&gt;'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOzCvTT9RSI/AAAAAAAAA8o/yIJqH0nRjd8/s72-c/111.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2594717547828491103</id><published>2008-10-08T06:43:00.000-07:00</published><updated>2008-10-08T06:44:29.418-07:00</updated><title type='text'>'MÜSLÜMAN' KİME DERLER ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOy5NAsgkOI/AAAAAAAAA8g/7sc-6XoiLug/s1600-h/111.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOy5NAsgkOI/AAAAAAAAA8g/7sc-6XoiLug/s400/111.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254778498410647778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;'MÜSLÜMAN' KİME DERLER ?  &lt;br /&gt;03/07/2008 - 12:56  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mevdudi  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;'MÜSLÜMAN' KİME DERLER ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevdudi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhterem zevat-i kiram (Sayın Efendiler) her müslüman da her şeyden önce şunu bitmek ister ki kendisine müslümandır desinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bakalım «müslüman» kimdir ve hakikaten müslüman kimdir? Bir insan şunu bilmezse ki «İnsanlık» nedir? İnsan ile hayvanın arasındaki fark nelerden ibarettir? Demek ki bu kimse hayvanlar gibi hareket etmiş ve kendisinin hayvan değil de adam olduğunun dahi farkına varmamıştır. Adam olduğunun da kadri kıymetini bilememiştir. Şimdi gelelim, buna benzer bir hususa: Bir kimse kendisinin müslüman olduğunu ileri sürer de müslümanlığın ve hakiki müslümanın gayr-ı müslimle farkı nedir? Müslümanla gayr-ı müslimin farkını bir tarafa bırakalım, niçin müslüman gayr-ı müslime üstün sayılmakladır, bunu da anlamazsa, tavır hareketlerini, davranışlarını, düşüncesini, inancını da gayr-ı müslimlere uydurursa. bu adama bilmem ki ne kadarlık müslümandır demek imkânı vardır. Bunun için her müslümana, her müslüman çocuğuna şunu anlamak ve bilmek zarureti vardır ki, bu kimse veya bu çocuk kendisine müslümanım deyince, ne demek istiyor? Neyi kasd ediyor? Bir kimse için Müslüman olmakla, alelade adam olmanın farkı nedir? Bir kimse müslüman olunca ne gibi vecibeler ve farizeler yüklenir? Ne gibi taahhütlerin altına girer? İslâm'ın haddi ve hududu nedir? İnsanlık sahasında, adamlık alanında müslümanlığın ölçüleri nelerden ibarettir? Bir kimse, bu alanda ne şekilde hareket ederse müslüman olarak kalır, ne şekilde hareket ederse müslümanlıktan uzaklaşır? Elbette bazı hareketler insanı müslümanlıktan uzaklaştırır isterse bu kimse dili ile bin kere de ben müslümanım desin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSLÂM NE DEMEKTİR ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«İslâm» manası, boyun eğmek, teslim olmak demektir; Neye boyun eğilecek, neye teslim olunucak? Elbette ki Hak Teâla'nın emr ü fermanına boyun eğilecek teslim olunacaktır. Bu işin ismi islam demektir. İnsan Hak Teâla'nın karşısında kendi serbestliğini, kendi muh tar olduğunu bırakacak vazgeçecek, kendisini Hakk'a bağlayacak Hakk'a teslim olacaktır. Bu işe «İslâm» demişlerdir ve demekteler Hak Teâla'nın kaadir-i mutlak olduğunu bilmek, onun hâkim-i mutlak olduğunu anlamak ve Hak Teâla'nın karşısında boyun eğip teslim olmanın ismine islâm demişlerdir. Her kim, bütün işlerini Hakk'a bırakır, Hakk'a bağlanırsa bu kimse de «Müslüman kimsedir. Böyle yapmayan, kendi bildiğini okuyan yahut da başkaların fermanına uyan kimse ise, müslüman kimse değildir. İşleri Allah Teâla' ya tevdi etmek demek de, şu demeklir ki Hak Teâla'nın emrine uyulacak Peygamberler vasıtaslyle Hak Teâla tarafından gönderilmiş bulunan Ahkâm ve Evamir'e inanılacak ve bunlara göre davranılacaktır. Yaşayış sahasında bir hayli meselelerle karşılaşılmaktadır. Bunların hepsini de Kuran-ı Kerim'de veya Sünnet-i Resul-i Ekrem'de (as)'de bulunmaktadır? Ne gibi hidayet yolları bize gösterilmiştir? Bunları niçin ve neden demeden münakaşa etmeden kabullenmek gerekir. Yaşayışta da karşılaşılan her hangi bir husus olursa olsun, Kur'an-ı Kerim'in ve Sünnet-i Seniyeyi Resulullah'ın ışığı altında düşünmek gerekir. Her hangi bir işde her hangi bir hususta Hak Teâla'nın ve onun hidayeti ile Resul'ün bildirisine uymak lazımdır. Bunun hilâfına Allahu Teâla'nın rızasının aksine ve Onun Rızası bulunmayan her hangi bir iş tutmamak icab eder. İşte bunları yapan kimse müslüman kimsedir. Bunun için bu kimse müslüman kimsedir ki, kendisini tamamen Allah'a bağlamıştır. Böyle kendisini Hak Teâla'ya teslim etmiş bulunan kimse de müslüman kimsedir. Bunun aksine, her kim de Kur'an-ı Kerim'e inanma; Sünnet-i Resullah'a itibar etmez, kendi bildiğine gider, yahut da dede babasının tuttuğu yolu tutmağa kalkarsa yahut da dünyada her hangi bir menfaati icabı hususlara kapılacak olur ve menfaatini Hakk'ın rızasından üstün saymağa giderse, yine kendi meselelerini öğrenmek ve aramak hususunda Kur'an'a ve Sünnet-i Resul'a baş vurmayıp da kendi bildiğine veya sapık kimselerin sözlerine uyar veyahut da benim aklım "Kurandan daha üstündür derse veyahut da benim aklımca bu iş uygun değil, isterse her nerede yazılsın ister Kur'an ister Sünnet veya her hangi bir yerde yazılmış bulunsun, kabul edemem derse, veyahut da benim dede babam bu yoldan yürümemişlerdir. Ben dede babamın yolunu bırakamam onların gittikleri yoldan gideceğim diye söylerlerse, veya dünyada bundan başka yollar da vardır, dünyada bir hayli dinler vardır, bunlar ne malûm, ileri sürülenden daha iyi değillerdir diye ortaya atılırsa, o zaman bu kimseye müslüman diyemeyiz. Bu adam eğer kendi kendisine de müslüman derse, sen yalan söylüyorsun diye kendisinin yüzüne söyleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜSLÜMAN'IN FARİZA VE VECİBELERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kimse kelimeyi şehadet getirirse, yani LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RESULULLAH derse, bu adamın müslüman olduğunu kabul etmek gerekir. Bu kimse şu hususa ikrar vermiş ve itiraf etmiştir ki, Hak Teâla'dan başka tapınılacak bir ilâh yoktur. Kanun ise yalnız Hak Teâla'nın kanunudur. Hakim-î Mutlak ise yalnız Hak Teâla'dır. İtaat edilecek Hak Teata'dan başka kimse değildir. Bu adama göre hak olan şey, yalnız Hak Teâla'nın kitabında Resul vasıtasıyla indirilmiş bulunan emirler ve hükümlerdir. Bunun da manası şu demektir ki, müslüman müslüman olunca, Hak Teâla'nın karşısında kendi hürriyetini serbestliğini muhtariyetini bırakır, vaz geçer ve Hakk'ın hükümlerine boyun büker. Artık bundan sonra müslüman olan sizin gibi kimseler için kalkıp diyemez ki, ben şöyle diyorum, yahut da ben şöyle düşünüyorum veyahut da dünyanın falan usulüne göre, şöyle yapmak lâzım gelir veya dünya falan çeşit olması gerekir yahut falan saltanat sülalesinin kanunlarına bu kanun sığmaz, veyahut da yine kalkıp fikir ileri sürüp de falan kimse böyle demiştir, ve falan ileri gelen şahıs şöyle söylemiştir şöyle buyurmuştur, diye de Hakk'ın hükmüne mugayir fikirler ortaya atmağa kalkışırsa, Allah'ın ahkâmının ve Resulullah'ın sünnetinin karşısında böyle yapan birisine ne denir? Şimdi, müslüman olduğunuzu ileri sürdükten sonra size düşen vazife, her işinizde Kur'an ve Sünnet ahkâmını göz önünde bulundurmaktır. İşlerinizde Kur'an ve Sünnete uyanları kabul edecek, bunlara uymayanları terk eyleyecektir. Herhangi şekil ve tarzda olursa olsun, isterse kazancına da zarar gelsin, bu gibi işleri yapmayacaktır. Şimdi birisi kalkıp da kendisine, hem müslümanım diyecek, hem de Kur'an ahkâmını ve Sünneti bir tarafa bırakacak her hangi bir şekilde kendi uydurduğu hususlara tabi olacak veya her hangi bir insanın dediklerine uyacak, Kur'an ahkâmına da aykırı hareket edecek, böyle yaparsa birbirlerine zıd iki şeyle karşılaşmış olmaz mı? Nitekim, herhangi bir ama, kendi kendisine, ben görüyorum diyemeyeceği gibi, ve herhangi bir koku duyma hastalığında bulunan kimse, koku duyduğunu iddia etmeyeceği gibi, bir kimse de bütün yaşayış işlerinde hayatında ve inançlarında Kur'an ve Sünnet'i bir tarafa bırakarak, bunların aksine hareket edecek sonra da kalkıp ben müslüman'ım diyecek? Yahut da Hak Teâla'yı ve Peygamberi inkâr edecek, kendi aklnın her şeyden üstün olduğunu ileri sürecek aynı zamanda müslümanlık iddiasında mı bulunacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kimse müslüman olmak istemez, yahut da müslüman kalmak istemez de başka bir yol tutmak isterse, kendisini ille de sen müslüman kalacaksın, yahut ille de sen müslüman olacaksın diye kimse zorlayamaz. Müslüman olmak yahut da müslüman kalmak için de bu kimse mecbur değildir. Kendisi serbesttir, istediği din ve mezhebi seçer, istediği yoldan gider, hatta dilediği gibi ismini değiştirip istediği ismi de alabilir. Fakat bu kimse kendisine müslüman derse şunu da bilmesi gerekir ki İslâm'ın hudud dairesinin içinde bulunduğu müddetçe müslümandır, bu hududu aştığı zaman, bu hududu bırakıp da ölçüyü kaçırırsa elbette bilerek, müslümanlıkla ilgisi kalmaz. Bunun da ölçüsü Hak Teâla'nın ahkâmını kabul etmek, Resulullah'ın sünnetine boyun eğmektir. Bunun aksine bir yol tutarsa İslâm'a muhalif yoldan giderse İslâm hududlarının dışına çıkarsa, meselâ şirk yoluna giderse isterse kendisine müslüman desin, yine bu kimsenin müslümanlıkla ilgisi kalmaz. Müslüman olan kimse İslâmın evamirini gözönüne alacak ve İslâmın hilâfına bulunan akideleri batıl sayacaktır, işte müslüman olduğunu iddia eden kimse İslâm dairesinin içinde bulunacak yoksa bu dairenin dışına çıktı mıydı, bu kimseye müslüman diyemeyeceğiz, isterse kendi kendisine de müslümanım desin. Bundan maada böyle yapan kimse, müslüman akidesinin hilâfına hareket eden kimse müslümanım dese dahi kendi kendisini aldatmış olur. Hem ahiret için kendisini aldatmış olacaktır hem de dünyada kendisini aldatmış bulunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kim, Allah'ın göndermiş bulunduğu ahkâm ile hareket etmezse böyleleri kâfirlerdir. (Mâ'ide 44.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Hitabeler'den)&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2594717547828491103?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2594717547828491103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2594717547828491103&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2594717547828491103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2594717547828491103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/mslman-kime-derler.html' title='&apos;MÜSLÜMAN&apos; KİME DERLER ?'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOy5NAsgkOI/AAAAAAAAA8g/7sc-6XoiLug/s72-c/111.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2485723335616371150</id><published>2008-10-08T05:03:00.001-07:00</published><updated>2008-10-08T05:04:27.270-07:00</updated><title type='text'>EY ZAYIF BIRAKILMIŞLARIN RABBİ !</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOyhtc3C3xI/AAAAAAAAA8Y/lQb59N1UdWA/s1600-h/104.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOyhtc3C3xI/AAAAAAAAA8Y/lQb59N1UdWA/s400/104.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254752667447779090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;EY ZAYIF BIRAKILMIŞLARIN RABBİ !  &lt;br /&gt;25/12/2007 - 21:16  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dr. Ali Şeriati  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;EY ZAYIF BIRAKILMIŞLARIN RABBİ !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Ali Şeriati&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Yaratıcı Rabbim! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen insanoğluna keremi bağışlamışsın. Sen kendi özel emanetini insanoğlunun omuzlarına yüklemişsin. Sen bütün peygamberlerini, kitabı öğretmek ve adaleti gerçekleştirmek için göndermişsin. Sen kendine, peygamberlerine ve iman eden insanlara izzeti bağışlamışsın. Sana ve peygamberlerinin getirdiği mesaja inanıyoruz. Senden özgürlük, bilgi, uygarlık, adalet ve şeref istiyoruz. Bize bunları bağışla! Çünkü çok muhtacız ve her zamandan daha dertliyiz ve alçaklık, esaret ve cehaletin kurbanı olmuşuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey zayıf bırakılmışların Rabbi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen yeryüzünün zavallılarını, mahkum ve zayıf yığınlarını ve hayattan yoksun bırakılanları – ki onlar, köle arayan azgınların; çağın karanlık zulmünün; kin ve nefret cehenneminin tarihteki kurbanlarının devamıdırlar ve her zamankinden daha çok zulme ve baskıya maruz kalmışlardır –insanların önderliğine eriştireceğini ve onları dünyaya varis kılacağını irade etmişsin. İşte şimdi zamanı gelmiştir. Yeryüzünün lanetlileri senin vaadini gözlemekte ve beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gaybın bilicisi Allah’ım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu çağımızda sana gerçekten tapanlar, yalnızca yeryüzünün mustaz’aflarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Yüce Rabbim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen tüm meleklerini Adem’e secde ettirensin. Şimdi insanoğlunun, idarecilerin ayağına kapanarak secde toprağına yüz sürdüğünü görmüyor musun? Onları bu çağın putlarına –ki hepsini kendimiz yapmışız – tapıcılıktan, onlara kulluktan kendi özgür kulluk ortamına çek ve kendilerine özgürlük bağışla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey güçlü Rabbim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin ayetlerine küfredenler, senin peygamberlerini yalanlayıp haksız yere öldürenler ve adalet, eşitlik istemek için ayaklanan kullarını öldürenler hâlâ yeryüzünde egemendirler. Müjdelediğin azabı onlara ulaştır!! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Kadir olan Allah’ım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailemize sorumluluk, halkımıza bilim, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza anlayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize soyluluk, öğretmen ve üstadlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek, dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenirlik, sanatkarlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırıcılarımıza hedef, ümidsizlerimize ümit, zayıflarımıza güç, muhafazakarlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryat, müslümanlarımıza Kuran,Sünnet ve Ehl-i Beyt bilinci, tüm mezheplerimize birlik, kıskançlarımıza şifa, egoistlerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm uluslardan kurulu milletimize samimiyet, basiret, feraset, cesaret, fedakarlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Kabe’nin Rabbi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ömürleri boyunca, her sabah ve her akşam bütün dünyada senin evine yönelen, senin evine dönerek yaşayıp ölen, İbrahim’in evinin etrafını tavaf eden insanlar; cehalet ve şirkin kurbanı olmuş; Nemrud’un eziyet ve zulmünün bağlılıları durumuna düşmüştür, ve onu övmekte devam ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey güç, özgürlük, ve uyanıklığın peygamberi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin evinde yangın çıkmış, kapını tutmuş; senin toprağını batıdan doğma bir sel basmış, senin ailen ise çoktandır illetin siyah örtüleri altında uyuya kalmış. Onların başında dur ve bağır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Kalk ve Uyar! Onları uyandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Ali!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın ve halkın insanı... Aşk ve kılıcın adamı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz seni, iyice tanımayı unutmuşuz.. Seni iyi tanımayı aklımızdan çıkarmışlar. Ama senin sevgini, çağın zulmüne karşıt, vicdanlarımızın derinliklerinde, gönül perdelerimizin ardında yakıp durmak zorundayız. Sen, seni sevenlerin eğri yolda olmalarına nasıl razı olabilirsin? Sen, haksızlığın bir yahudi kadına yönelmesini bile kabul etmedin. Gel de şimdi müslümanların, boyunduruğunda yaşadığı kapkara zulmü gör! Gör, bak! Müslümanların başından geçenleri gör!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey güçlü kolların sahibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir darbe daha!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve siz ikiniz; ey bacı, ey kardeş! Ey siz! “insan olma”ya anlam verdiniz. Özgürlüğe can; iman ve ümide iman ve ümid; ulu ve yüce ölümünüze “yaşam ve dirlik” kazandırdınız; bağışladınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, iki beden ve ten, evet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dertli günden – ki hayal onu tasarlamaktan korkar, gönül onun derdiyle paramparça – bu yana, İslam ümmetinin gözyaşı kurumamıştır. Halkımız, asırlardır sizin gamınızı çekmekte, sizin için ağlamakta!.. Oysa aşk, salt gözyaşıyla söyleşme değil midir? Bir tarih boyunca İslam ulusu, sizin keder ve gamınızla inlemektedir. Bu aşktan dolayı, İslam ulusundan bazıları kırbaçlanmış, katliamlar görmüş, işkencelere uğramış; fakat hatırınızı aklından; yanan ateş gibi aşkınızı gönlünden çıkarmış değil! Her caninin kırbacı, sizin mührünüzün sırta kazılışıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Zeyneb!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey damaklarda, amaçlar için, Ali’nin dili!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi halkına söyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey kadın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey mertlere, cesurlara bu sıfatları öğreten!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin aşk ve derdini can ve gönüllerinde duyanlar sana muhtaçtırlar. Hem de her zamankinden çok... Bu eski ve yeni sömürünün, bozulmuş gelenek ve kurumların, modernist ilericilerin oyuncağı olanları; Bir şehrin başındaki güçlü feryadın gibi bir feryatla, Kasvet ve vahşet şehrini, -ki şehri onunla ezmiştin- bir sarayın temellerini, -saltanat ve cinayetin sarayını sallamış, titretmişsin!- karıştır, sinirlendir, canlandır! Tâ ki kendi kendilerine canlanıp sinirlenerek, etraflarını saran örümcek ağı perdelerini yırtıp parçalayabilsinler. Tâ ki bu kötü ve yıkıcı tufanın çağdaş biçimine karşın, durmayı öğrensinler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu korkunç ve tehlikeli makinayı, -ki bu onlardan, insanlardan- yeni oyuncaklar yapmak için, sonra yeni sömürü düzeni kurmak, modern uyutmalar için, başıboş günleri artırmak için, sermayedarların piyasaya sunduklarını ihtirasla yutabilmek için, burjuvazinin zevk verici yoğun hevesleri için, ruhsuz yeni soyluluğun daha ilginç görünümü olan yalnızlık, tecrid ve unutulmuşluğu için müreffeh toplumu hedefleyen bomboş bir yaşamla uğraşmak için yapılmıştır- kırıp parçalasınlar!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kendilerini eskinin saygın köleliğinden, yeninin saygın piyasasından – senin mesajının parıltılarıyla- kurtarsınlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey amaçta Ali’nin dili!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Hüseyin’in mesajı gönül ve beyninde olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Kerbela’dan gelerek şehitlerin mesajını, tüm cellat ve canilerin baskılarına rağmen tarihin kulağına ulaştıran!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Zeyneb!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize söyle !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başınızdan geçeni söyleme!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kan kırmızısı çölde ne gördüğünü söyleme! Orada, cinayetlerin ulaştığı doruk noktasını da söyleme! O günün acısından sonra, Fırat’ın kenarında, Allah’ın insanı melekleri niçin secde ettirdiğini de söyleme! Ve Fırat sahilindeki gösteriyi ve durumu da söyleme!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Zeyneb! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmanlarının ne yaptığını da , dostlarının tavrını da söyleme! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ey Hüseynî devrimin mesajı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz biliyoruz, Biz, hepimiz, işitmişiz. Senin Kerbela ve şehidler mesajını dürüstçe ulaştırdığını biliyoruz. Sen kendi varlığında söz üreten bir şehidsin! Tıpkı damla damla kanıyla söz söyleyen şehid kardeşin gibisin sen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat söyle ey bacı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De ki “ne yapalım?” Bir an bak ki biz ne çekiyoruz? Kulağını bir anlık bize ver ki, kendi isteklerimizi sana ulaştıralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey sevgili ve güçlü bacımız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey kardeşinin emin ulağı! Kerbela’dan gelerek tarih süresince tüm nesillere şehidlerin mesajını ulaştıransın! Sen şehidliğin kıpkırmızı bahçelerinde yeni açılmış güllerin kokusunu can ve elbisesinde taşıyansın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Ali’nin kızı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey esirler kervanının komutanı! Bizi de bu kafilenin izinde kendine ulaştır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Hüseyin! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seninle ne söyleşelim? O korkunç, fırtınalı, girdaplı ve karanlık gecede yol lambasının ışığı! Ey kurtuluş gemisi! Ey her zamana yayılan, her nesle ulaşan, kıyama hazır her zeminde kanı hatırlanan, her elverişli tohumu toprağın altında açan ve yeşeren, her susuz çiçeği kanıyla, yaprak, hayat ve canlılığa kavuşturan! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey şehadetin büyük üstadı! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim de bu karanlık ve ümidsiz gecemize bir şimşek çak! Bizim kurumuş, yarı ölü halimize bir damla kanını yay! Bizim bu soğuk ve donmuş kışımıza, o çöl kıyamındaki ateşinden bir kor bağışla! Ey aşıklarını “siyah ölümden” kurtarmak için “kırmızı ölümü” seçen! Sen, her damla kanınla halka hayat ve dirilik verirsin. Tarihi hareketlendirirsin. Çağın donuk, ölü bedenini ısıtırsın ve bu coşkuyla dirilik, aşk ve ünid saçarsın. İmanımızın, halkımızın, tarihimizin ve de zamanımızın bedeni; “sana ve senin kanına muhtaçtır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2485723335616371150?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2485723335616371150/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2485723335616371150&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2485723335616371150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2485723335616371150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/10/ey-zayif-birakilmilarin-rabbi.html' title='EY ZAYIF BIRAKILMIŞLARIN RABBİ !'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SOyhtc3C3xI/AAAAAAAAA8Y/lQb59N1UdWA/s72-c/104.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-3166898469017220320</id><published>2008-07-13T10:23:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:17.347-08:00</updated><title type='text'>TASAVVUFTA VESİLE VE TEVESSÜL</title><content type='html'>&lt;strong&gt;1- Tasavvuf*&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Her şeyden önce şunu öğrenelim. Sen tasav­vufu kabul edi­yor musun, etmi­yor musun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Bu, tasavvuftan ne kastedil­diğine bağlıdır. Tasav­vuf, Kur’an ve Sünnete uygun olarak müslümanlığı yaşa­mak için bir hocanın et­rafında bir araya gelmekse bunu güzel ve faydalı bulurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Efen­di bir öğ­retmen, bir yol gösterici, ör­nek bir insan olmaya çalışmalıdır. Ama tutar onu Allah ile kul arasında bir yere yerleştir­meye, onu bir vesile ve vasıta[1] kılmaya, onun ruhaniyetin­den yardım istemeye, ma­nevi him­metin­den yarar­lanmaya kalkışırsanız aşı­rıya kaçmış olur­sunuz. Bizim karşı çıktığımız bu aşırılıklardır. Kur’an ve sünnetin çizgisi dı­şına taşan aşırı­lıkları kim, hangi ad altında yaparsa yapsın kabul etmemiz söz konusu olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Bizim tasavvuf anlayı­şımızı sana oku­yayım. İmam Rabbanî Haz­retleri Mektûbât’ında şöyle bu­yuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şunu bil ki, şeriatın üç bölümü vardır; ilim, amel ve ihlas. Bu üç bö­lümün hepsi gerçekleş­medikçe şe­riat gerçekleşmez. Şe­riat gerçek­leşti mi, Hak Sübhanehû ve Teâlâ’nın rı­zasının ka­za­nıl­ması da gerçek­leşir. Bu rıza öyle bir şeydir ki, dünya ve ahiret mutluluklarının tama­mından üs­tün­dür. “Allah’ın bir rı­zası her şey­den büyüktür.” (Tevbe 9/72) Şe­riat, dünya ve ahiretin tüm mutlu­lukla­rını garantile­miş olmak­tadır. Şeriatın öte­sinde ihti­yaç karşılayacak bir istek kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat ve hakikat ki, sufiler bun­larla öne çıkmışlardır, üçüncü bö­lümü oluşturan ihlası ol­gun­laş­tırma hususunda şe­riatın emrinde­dir­ler. Bu iki şeyden her birinin gayesi şeri­atı mükem­mel­leştir­mektir. Şeriatın ötesinde bir şey yok­tur[2].”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Bu tasavvuf anla­yışını kabul edebiliriz. Ama sizin ortaya koyduğunuz şeyler buna aykırıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Bizim ona aykırı bir şeyimiz yok­tur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Bizim karşı çıktığımız, sadece Kur'an'a açıkca aykırı olan şeylerdir. Eğer bun­lar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görü­şüne aykırı ol­saydı bunu gö­zümüzde büyütüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir olma­yan hadis-i şe­riflere[3] aykırı bul­saydık üzerinde  bu kadar durmaz­dık. Siz Kur­‘an-ı Ke­rim’in çok açık ifadelerine aykırı şeyler söy­lü­yorsu­nuz. Bunlar karşısında su­sarsak hesap gü­nünün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını ve­remeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]- Vesile konusu ileride gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2]- İmam Rabbânî, Mektûbât,36. mektup. Arapça nüsha, c. I, s.50.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3]- Mütevâtir hadis, yalan söylemek için bir araya gel­meleri düşünüle­meyecek topluluklar zinciri ile bize ulaşan hadistir. Böyle bir sözü Peygamberimizin söylemiş olduğunda kuşku olmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHo6t1VBE-I/AAAAAAAAA7w/jiFb_pjp6b0/s1600-h/NUR%252051_jpg.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHo6t1VBE-I/AAAAAAAAA7w/jiFb_pjp6b0/s400/NUR%252051_jpg.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5222551276973265890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3 - Vesile Ve Tevessül* &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesile, birini diğerine yaklaştıran şey, aracı; tevessül de bir şeyi vesile yapmak, aracı kılmak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı tarikatlarda veli ve şeyh ruhları­nın Allah ile kul ara­sında vesile ve vasıta ol­duğu kabul edilerek dua sırasında onların ruhaniye­tinden yardım istenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYH EFENDİ - Sen vesileyi kabul etmi­yor­sun. Vesileye dair delilimiz vardır. Bir zatın göz­leri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme geldi, ona dua etmesini söy­ledi. O da ona, "Abdest al, iki rekat namaz kıl ve "Ya Rabbi  elçini ve­sile ede­rek senden şifa istiyo­rum.” diye dua et, buyurdu. O şahıs bu dua ile beraber “Ya Rabbi peygambe­rini hak­kımda şefaatçi kıl.” dedi. Bu sahih ha­distir. Bu hadisi kabul etmezsen biz de seni kabul etme­yiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Bu hadis-i şerif, hadis kitapla­rından Tirmîzî’de, İbn Mâce’de ve Ahmed b. Han­bel’in Müsned'inde geçer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelir ve şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allah’a dua et, bana şifa versin. Allah'ın elçisi buyurur ki, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İstersen dua ederim, istersen durumuna sab­redersin daha iyi olur. Adam der ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dua et.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest al­masını, iki rekat namaz kıl­masını ve şöyle dua etme­sini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygam­beri Muhammed ile birlikte sana yö­neliyorum. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Al­lah’a yö­neldim. Ya Rabb! onu benim hakkımda şefaatçi kıl[1].”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir dua isteğidir. Her mümin başkası için dua edebilir. Burada Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lem o şahıs için dua etmeye söz ve­riyor ve onun da kendisiyle birlikte dua ederek şöyle demesini istiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nebi keli­mesinin başındaki bâ harf-i cerri yanıl­tıcı olabilir. Bu harf ilsâq anlamı verir. İlsaq yapış­tırmak ve bir şeyi öbürünün parçası haline getirmek demektir. Bu se­beple duanın doğru ma­nası şudur: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet  elçisi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum.“  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksini düşünmek şu âyete aykırı olur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"(Ya Muhammed) De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben ken­dime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim."  (Araf 7/188)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYH EFENDİ - Şu âyet hakkında ne diye­ceksin? Bu da tevessülün delilidir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Eğer onlar kendilerine zulmet­tikleri zaman sana gelseler ve Al­lah’­tan bağışlanmayı dile­se­lerdi, Resul de onların bağış­lanması için dua et­seydi Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve mer­hametli olduğunu gö­recek­lerdi.” (Nisa 4/64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar Hazreti Muhammed'e geli­yorlar, Hazreti Muhammed de Allah'tan onları bağışla­masını isti­yor. İşte insanlar da evliyaullaha ge­lir, onlar da Al­lah’ın onları bağışlamasını ister. Çünkü evli­ya Haz­reti Peygambe­rin varisi­dir. Peygamberin yap­tığını onlar da yaparlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Bilirsiniz, tevbe dönüş yap­mak, is­tiğ­far da bağış di­lemektir. Kişinin yap­tığı günah­tan pişmanlık duyup onu bir daha işle­memeye karar vermesi tevbedir. Allah’dan ba­ğış dilemesi de is­tiğfardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde, Hıristiyanlar gibi günah çıkarma yoktur. Tevbe için bir hocanın yanına gitmek de gerek­mez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğunuz âyet tevbe ve istiğfardan bah­sediyor. Yanlış bir iş yaptıkları zaman on­ların Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelmeleri, pişman olmaları demektir. Bu bir tevbedir. Allah'tan bağış dilemeleri de is­tiğ­fardır. Hz. Muhammed'in Allah'tan onları bağış­lamasını iste­mesi ise onlar için duada bulun­masıdır. Allah'ın Elçisinin duasını almak pek gü­zeldir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir aracılık sözko­nusu değildir. Allah'ın tevbeleri kabul ettiği ve çok merhametli olduğu zaten Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetinde vurgu­lanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayetin tamamı şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz ne elçi göndermişsek Allah’ın iz­niyle sırf kendisine boyun eğilsin diye göndermişiz­dir. Onlar kendi­lerini kötü duruma düşürdükle­rinde sana gel­seler ve Allah’dan bağış dileselerdi, Resul de onla­rın bağış­lanması için dua etseydi, Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve ne kadar merha­metli olduğunu  elbette görürlerdi.” (Nisa 4/64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYH EFENDİ - Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm[2] hazerâtının ruhlarının vasıta ol­duğuna ina­nı­rız. Onların ruhaniyetinden istim­dâd eder, isti­ânede[3] bulu­nuruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Peki ya “iy­yâke nestaîn, = yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) âyeti ne­rede kaldı? Günde en az kırk kere niçin bu âyeti oku­yup duruyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ bir de şöyle buyuru­yor: “Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıl­da­dığını biliriz. Biz ona şah dama­rından daha yakınız.” (Kaf 50/16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah bize şah damarımızdan daha yakın oldu­ğuna göre velilerin ve büyük şeyhlerin ruhları nerede boş­luk buluyor da araya giri­yorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYH EFENDİ - İlahiyat Fakültesinden iki kız talebe geldi ve bana aynı şeyi sordular. Dediler ki, “Allah bize şah damarı­mızdan daha yakın ol­duğuna göre neden şeyhler araya giriyor­lar?” Ben de dedim ki, “Siz Kur­‘an okuyor musunuz?” “Evet de­diler.” Dedim ki, “Kur’an’ı size kim oku­tu­yor?” “Kur’an hocası.” dediler. Allah size Kur’an hoca­sından daha yakın değil mi, ne­den o okutmu­yor da Kur’an öğrenmek için bir baş­kasına ihtiyaç du­yuyorsunuz? diye sordum, “Tamam, haklı­sın.” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Birisine Kur'an öğ­retmenin Allah ile kul arasında ara­cılık yapmakla ne ilgisi var? Bunun nesi tevessüldür? Bir başkasına bir şey öğreten herkes Allah ile kul arasında vesile kılın­mış mı olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Kerim olan Allah'ın verdiği aklı, öncelikle dinimi anlamak için kullanmayı tercih ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]- Tirmizî, Deevât, ll9. Hadis no 3578. Tirmiz hadisin sonuna şu notu düşmüştür: "Bu hasen, sahih, ga­rib bir hadistir. Hadisi sadece bu vecih­ten biliyoruz, Hatmî'li Ebu Cafer  hadisinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Mace,  İkâmet'us-salat (hacet namazı), l89, no 1385; Ah­med b. Hanbel, c.IV s.l38.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2]- Evliyaullah, Allah'ın veli kulları, meşâyih-i izâm da büyük şeyhler anlamına gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3]- İstimdâd ve istiâne yardım isteme anlamına gelir. Demek ki bunlar veli bildikleri ölülerin ruhlarından yardım istiyor, onları Allah ile kendi aralarında vesıta sayıyorlar. Bunların kim olduğu, Ruhu'l-Furkan, C.II, s.86'da  daha açık bir şekilde geçmektedir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 - Kabir Ehlinden Yardım*&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabir ehli, kabirlerinde yatan ölülerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Şu hadisi kabul etme­diğini söylemiş­sin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabir ehlinden yardım is­teyiniz[1].” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun nesine karşı çıkıyorsu­n. Kabir ehlin­den yardım is­temek onlardan ibret almak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Öyleyse neden kabir ehlin­den ibret alın, denmiyor da onlardan yardım is­teyin deniyor. Hadis diye uydurul­muş o sö­zün Arap­çasında “” istiânede bulunun, yani yar­dım is­te­yin, ifadesi geçer. Halbuki Fatiha sure­sinde "Yalnız senden istiânede bu­lunuruz."  an­lamında  “iy­yâke nestaîn,” âyeti var­dır. Bu âyet, yardımı  tek bir yer­den, yani yalnız Allah’tan dilememiz gereğini ifade eder. O za­man yukarıdaki sözle bu âyet açıkca  çatışmıyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatihayı her namazda okuyup bu anlamı hep zih­nimizde diri tutmamızın bir sebebi yok mu­dur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki sözü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e mal edenlerin yanında yer almak size ağır gelmiyor mu? Hiç düşünmez misiniz, temel görevi Kur'an'ı anlatmak olan Hz. Muhammed'in Kur'an'a aykırı bir sözü olur mu? Sonra bu sözü Hz. Muhammed'den duyan yok. Onunla birlikte ya da ondan sonra yaşayanlardan böyle bir söz söylemiş olan yok. Bunu nakletmiş sahih bir hadis kitabı da yok. Bunların hiç biri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu size duyuralı çok oldu ama bu konuda siz de bir şey getiremediniz. Çünkü olmayan şey ge­tirile­mez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Aclûnî'nin Keşf'ül-Hafâ adlı kita­bında varya. Onun kitabında olması bizim için yeterlidir. Aclûnî büyük bir hadis alimidir. O da İbn-i Kemâl'in el-Erbaîn'inden almış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Aclûnî bu eserini, halk ara­sında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız ola­nını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma ha­dis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor: "Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse   Buhârî'nin Sülasiyyat'ında  rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözü­nün kap­samına girer : "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın.[2]"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." ifadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa'nın bu eserine baktığı­mızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak gös­termediğini görüyoruz[3]. Bu sebeple aslı astarı olmayan bu sözü hadis diye nakle­denlerin "Cehennem'de oturacakları yere hazır­lanmaları" gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT - Yaşayan bir insandan yardım is­temi­yor mu­yuz? Bir veli ölünce ruhu, kı­nından çıkmış kılınç gibi olur[4] ve daha çok yar­dım yapma imkanı elde eder. Bunlar bir çok tasarruf­larda bulunur­lar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Yaşayan insandan yardım isteme  konusuna biraz sonra geleceğiz[5]. Ama veli ölünce ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunun Kur’an’dan ve Sünnetten bir daya­nağı var mı­dır? Hz. Muhammed de öl­müş­tür. Onu hatırladığımızda ve kabrini ziya­ret etti­ği­mizde ona salat ve se­lam getiririz. Yani Allah’ın rahmeti ve ebedi mutluluk onun ol­sun deriz.  Böylece  Allah’tan, Peygam­beri­mize olan ikra­mını daha da artırmasını isteriz. Ama hiç bir du­amızda Hz. Muhammed'­den bir is­teğimiz olmaz. Çünkü o zaman Hı­ristiyanların Hz. İsa’ya yaptı­ğını biz Hz. Muhammed'e yap­mış oluruz ki; bu, yoldan çıkmaktan başka bir şey ol­maz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmüş bir velinin daha çok tasarrufta bulun­du­ğunu, yani daha çok iş çevirebildiğini ifade etti­niz. Bu konuda dayanağınız ne­dir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Bir veli ölünce ruhunun kı­nından çık­mış kılınç gibi olduğunu söyleyen bazı büyük alimler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR - Ama her şeyi bilen Allah’ın kita­bında bunun böyle olmadığına dair açık âyetler var­dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen­le­rinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu âyete göre Allah, ölüle­rin ruhunu, belli bir yerde, berzah ale­minde tutmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabirdekilerle ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah di­le­diğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­remezsin.”  (Fatır 35/22) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı ko­nuşmayı veren şu âyet üze­rinde dü­şünmek ge­rekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ ... İçlerinde bulunduğum sü­rece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Peygamber Hz. İsa öl­dük­ten sonra ümme­tinden habersiz olu­yorsa, ölen bir veli­nin ruhunun kı­nından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edi­lebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde şu âyet konuya nokta koyacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah’ın berisinden[6] Kıyamete kadar  kendi­sine cevap vere­mi­yecek olana dua edenden daha sapık kim olabilir? Oy­saki bunlar onların du­asın­dan habersizdirler. (Ahqâf 46/5) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı meâller, âyetlerde geçen dua kelimesini iba­det diye tercüme ederek garip bir tutum içine gir­mişlerdir. Mesela bu âyette dua ma­nasına iki ifade vardır. Bunlar  ve  kelimeleridir. Bu ke­lime­leri (ya'budu) ve   (ibadet) diye ter­cüme etmek doğru olmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de o iki kelime de ge­çer. Her şeyi bilen ve yerli yerine ko­yan Allah dileseydi burada o kelimeleri kulla­nırdı. Örnek olarak Hasan Basri ÇANTAY'ın ayete nasıl meal verdiğine ba­ka­lım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah'ı bırakıp da kendisine kıyâmete kadar cevap vere­meye­cek kişiye (nesneye) tapmakta olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki bunlar, onların tapmalarından  da ha­bersizdir­ler[7] ."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi mealleri okuyanlar, âyeti puta tapan­larla sınırlayacak ve yaşadığı hayatla ilgilen­dir­meyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça tefsirlerde duanın ibadet manasına ol­duğu  ifade edilir. Bir Arap için böyle bir açık­la­maya ihti­yaç vardır. Çünkü Hz. Muhammed salla­lahu aleyhi vesellem şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin kendisi­dir.”[8] “Dua ibadetin iliğidir, özü­dür.”[9] Arap o açıklamayı okuyunca duanın ibadet demek olduğunu öğ­renmiş olur. Ama yu­karıdaki meali okuyan bir Türk'ün böyle bir şeyi öğ­renmesi imkansızdır. Bu bakımından Türkçe meal yapan­ların bu gibi hu­suslara dikkat et­mesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mealde, âyet metninde geçen " = Allah'ın dunundan" ifadesi "Allah'ı bırakıp da..." şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme de yanlış anlamalara yolaçar. Yani bu tercümeden Allah'tan başkasına dua edenlerin Allah'ı büs­bütün devre dışı bıraktıkları anlaşılabilir. Halbuki Allah'tan başka velilere tutunanlar, on­ların hep Allah'a çok yakın olduğuna inanmış­lardır. Hiç bir kâfir veya müşrik, hiç bir gayri­müslim Allah'ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından ve­rilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah'a boyun eğer gibi onlara da boyun eğer­ler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateistler Allah'ı inkar ettiklerini söylerler ama başları daralınca Allah'a sığınırlar. Bu, onların in­karda samimi olmadıklarını gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT-   Kabirlere giderek hastalıklarına şifa bulanlar var. Bunlar en güvenilir zatların ağzından anlatılıyor, ona ne diyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Benim bu gibi konularda bir şey söylememe gerek yok. Çünkü okuduğumuz ayet­ler bunun olamayacağını haykırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Bir değerli büyüğümüz bayram soh­betinde şöyle demiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Benim bir hemşirem (kızkardeşim) vardı, yü­rüyemezdi. Adana'da o zaman bulunan bütün dok­torlara gittik, dışarıda hepsine gösterdik çare bu­lamadılar. Nihayet bize dediler ki, Toroslarda bir zatın türbesi var, hastayı götürün orada bir gece durdurun. Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur. Biz artık her türlü tıbbî ümidimiz kesildikten sonra oraya annemle birlikte hemşiremi sırtımızda götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryad etti. Annem, acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor, korkuyor mu? diye hemen yanına fırladı. Hemşirem halâ bağırıyordu. "İyi oldum, iyi oldum, yürüyorum, aman Allah'ım" diye haykırı­yordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük. Sırtımızda götürdü­ğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi[10]." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu de­ğerli zatın sözü ve tecrübesi bizim için önemlidir. Bu konuda sen ne diyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Kabir ehlinden yardım istenebile­ceği kabul edildikten sonra arkasından ister iste­mez böyle şeyler gelecektir. Hz. Muhammed sal­lallahu aleyhi ve sellem buyurmuyor mu ki, "İnsan ölünce ameli yani işi biter. Üç kişi bunun dışın­dadır. Sadaka-i câriyesi olan, yararlanılan bir ilim bırakan ve kendi için dua eden salih bir evladı olan[11]."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadaka-i câriye, cami, çeşme ve köprü gibi halkın yararlandığı şeylerdir. Bunlardan insanlar yararlandıkça bu şahsın işi devam etmiş olur ve onun sevabından alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yararlanılan ilim de sadaka-i câriye gibidir. Yaptığı bir ilmî çalışmadan insanlar yararlanıyor­larsa bu şahsın işi o konuda devam ediyor de­mektir ve bunun sevabından yararlanır. Hayırlı evlat da böyledir. Bunların hepsi hayatta iken yaptıkları işlerin birer devamıdır. Yoksa insan ölünce yapacağı bir işi kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlattığınız olayda "Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur." diye bir söz geçti. Ölülerin diriler için duacı olmaları diye bir şey yoktur. Bu olabilseydi herkes hastasını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin kabrine götürürdü. Her halde onun dua ve ruhaniyeti daha etkili olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her türlü tıbbî ümidin kesilmesinden sonra bir ölünün kabrine gidip ondan şifa beklemek akıl kârı mıdır? Hiç düşünmez misiniz, dirilerin yapamadığı şeyi ölüler nasıl yapar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslı astarı olmayan işleri halkın değer verdiği kişilerin yapması, üstelik iyi bir şey yapmış gibi tutup onu insanlara anlatması ne kötü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT- Ben bu zatın doğru söylediğine bütün kalbimle inanıyorum.  Sen şimdi bunun olma­dığını mı iddia ediyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR- Benimkisi bir iddia değildir, ayet ve hadislerin hükmüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hasta orada gerçekten şifa bulmuş olabilir. Ama bir ölünün şifaya vesile sayılması asla kabul edilemez. Dünyada sadece bu olay olmuyor ki, her türlü olaylar oluyor. Önemli olan bunların doğru yorumunu yapmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında biz sırat köprüsünü bu dünyada geçi­yoruz. Yanlış bir yorum ayağımızı kaydırabilir. Mesela Kadirî tarikatına mensup kişiler vucutlarına şiş batırırlar. Bazıları bunu, o tarikata mahsus bir keramet sayar. Diğer taraftan Hintliler özel dini günlerinde vücutlarına kılıç saplarlar. Keser sapı kalınlığındaki kamışları bir yanaklarından sokup diğer yanaklarından çıkarırlar. Eğer Kadirilerinki kerâmet ise bunun mucize sayılması gerekir. Aslında her ikisinin de dinle bir ilgisi yoktur. Yanlış olan onu din ile ilgilendirmektir. Bu bir hipnoz ola­yıdır. Hipnoz sayesinde bazı ameliyatlar uyuş­turulmadan yapılıyor da hasta bundan dolayı bir acı hissetmiyor. Ben televizyonda bu şekilde bir açık beyin ameliyatı gördüm. Doktor ameliyatla meşgul iken hastaya, bir acı duyup duy­madığı soruluyor, o da gıdıklanma gibi bir şeyler hissettiğini ama acı duymadığnı söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜRİT-  Öyleyse kabrin başında şifa bulma olayını da izah et. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYINDIR-  Bakın Kur'an-ı Kerim'de şeytan çarpmasından bahsedilir. Şöyle buyurulur: "Faiz yiyenler, sersemliklerinden dolayı başka değil, sadece şeytan çarpmış kimseler gibi doğrulur­lar."(Bakara 2/275)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan çarpmış kimselerin nasıl doğrulduğu bilindiği için ayette bunun izahı yapılmamıştır. Şeytan çarpması elektrik çarpması gibi bir şeydir. İnsanı felç edebilir. Bazı organlar çalışamaz hale gelebilir. Tam doğrulamaz, yürüyemez, sersem gibi olur. Tıp buna çare bulamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hanımefendiyi de şeytan yani cin çarpmış olabilir. Çünkü şeytan cinlerin kâfir olanıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan onların, bir kabir başına gelip, ölüden medet umduklarını görünce hastayı bırakmış ola­bilir. Çünkü şeytan tecrübesiyle bilir ki kabir başları insanların duygu yüklü oldukları yerlerdir.Onlar burada kolayca saptırılabilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan insanı saptırmak için her yolu kullanır. Zira o, Allah'tan yetki alınca şöyle demişti: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte se­nin beni azgın­lığa uğ­ratmana karşılık andol­sun ki, ben de senin doğru yolun üze­rinde oturacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra önle­rinden arka­ların­dan, sağ­larından solların­danlara soku­lacağım. Sen de on­ların pek çoğunu artık sana şükreder bulamayacaksın." (Araf 7/16-17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlaka böyle olmuştur demiyorum ama bu kuvvetli bir ihtimaldir. Fakat o ölünün dua ve ru­haniyeti ile şifa bulmanın ihtimali yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna benzer konulara sık sık girilecektir. Vesile ve tevessül konusu da bunlardandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]- Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2]- İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c. I, s. 8.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3]- İbn-i Kemal, Paşa, el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 1694. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş, l534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle ara­sında 900 seneden fazla bir fark varken hiç bir kaynak göster­meden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu ispat için hiç bir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 67. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5]- Bu konu, "Olağandışı Yollarla Yardım" bölümünde incelenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6]- Ayette  geçmektedir. kelimesi'in zıddıdır, en üst merte­beden beri demektir, ondan aşağıca tabir olunur. Bazıları bunun  ke­limesinin maklubu oldu­ğunu, yani son iki harfinin yer değiştirmesi ile oluştu­ğunu söylemiştir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelime = başka manasına da gelir. Akreb manasına olur ki, zarf olur. Ona çok yakın manasınadenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;= önce manasına olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Bir şey öbüründen biraz aşağıda olunca  de­nir. (Firuzabâdî, Kamus Tercümesi, Mütercim Asım. Bahriye Matbaası l305.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçemizde buna, beri kelimesi karşılık olabilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beri (veya berû), bu tarafta, yakında ve daha yakın anlamlarına gelir. (Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, İst.1319 tarihli nüshadan ofset) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre ayette geçen  Allah'ın dunundan ifadesi Allah'ın en yakınından yani berisinden demek olur. Zaten Allah'tan başka veli­lere tutunanlar hep onların Allah'a çok yakın olduğuna inanmışlardır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7]- Hasan Basri ÇANTAY, Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul 1974.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8]- Tirmizî, Dua 1, 3372 nolu hadis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9]- Tirmizî,Dua 1, 3371 nolu hadis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10]- Bir Bayram Sohbeti, Altınoluk Mecmuası, Şubat l997, s. 13.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11]- Müslim, Vasiyyet 14; Ebû Davud Vesâyâ 14; Neseî, Vesâyâ 8.&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-3166898469017220320?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/3166898469017220320/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=3166898469017220320&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3166898469017220320'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3166898469017220320'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/tasavvufta-vesile-ve-tevessl.html' title='TASAVVUFTA VESİLE VE TEVESSÜL'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHo6t1VBE-I/AAAAAAAAA7w/jiFb_pjp6b0/s72-c/NUR%252051_jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-5430888567726418556</id><published>2008-07-11T00:59:00.000-07:00</published><updated>2009-01-27T01:39:50.369-08:00</updated><title type='text'>ÇOK GÜZEL KISA FİLM - HASAN</title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-5430888567726418556?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/5430888567726418556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=5430888567726418556&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5430888567726418556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5430888567726418556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/cok-guzel-kisa-film-hasan.html' title='ÇOK GÜZEL KISA FİLM - HASAN'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-3110451201329014364</id><published>2008-07-08T04:06:00.000-07:00</published><updated>2008-07-08T04:50:04.981-07:00</updated><title type='text'>VİDEO - ZÜLÜM ÜSTÜNE ZÜLÜM</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-d060fc6c6deaf658" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v13.nonxt3.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd060fc6c6deaf658%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D79836E2F1D19EDA68AF0BA0CA60E4D16D28709FF.6761186639134A870904FC96F5246EE4FA626695%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd060fc6c6deaf658%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DAaH9heFoz-3a_t8Nwd3nVq-HIjw&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v13.nonxt3.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd060fc6c6deaf658%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D79836E2F1D19EDA68AF0BA0CA60E4D16D28709FF.6761186639134A870904FC96F5246EE4FA626695%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd060fc6c6deaf658%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DAaH9heFoz-3a_t8Nwd3nVq-HIjw&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-3110451201329014364?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=d060fc6c6deaf658&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/3110451201329014364/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=3110451201329014364&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3110451201329014364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/3110451201329014364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/video-zlm-stne-zlm.html' title='VİDEO - ZÜLÜM ÜSTÜNE ZÜLÜM'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-5910484755319392928</id><published>2008-07-08T03:14:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:18.246-08:00</updated><title type='text'>Kur'an Neslinin Oluşumu ve Mekke'deki İlk Yapılanma</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJo0fT6ZI/AAAAAAAAA7o/WZ7r6HFNf2U/s1600-h/hz.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJo0fT6ZI/AAAAAAAAA7o/WZ7r6HFNf2U/s400/hz.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220597358686103954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJiqxVJYI/AAAAAAAAA7g/4e3mo5Wttdo/s1600-h/merrouge1sv6.gif.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJiqxVJYI/AAAAAAAAA7g/4e3mo5Wttdo/s400/merrouge1sv6.gif.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220597252998112642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJZEO_6_I/AAAAAAAAA7Y/k-3Q2fZpuH8/s1600-h/20060814-kizkardes.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJZEO_6_I/AAAAAAAAA7Y/k-3Q2fZpuH8/s400/20060814-kizkardes.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220597088034745330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNItMwM5FI/AAAAAAAAA7Q/6pTGLrQCHOQ/s1600-h/TEVH%C4%B0D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNItMwM5FI/AAAAAAAAA7Q/6pTGLrQCHOQ/s400/TEVH%C4%B0D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220596334407246930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kur'an Neslinin Oluşumu ve Mekke'deki İlk Yapılanma&lt;br /&gt;Hamza Türkmen&lt;br /&gt;Mekke'de vahye muhatap olup İslam'ı kabul eden ilk müslümanların nasıl sosyal bir yapılanma oluşturdukları, nasıl bir iç dayanışma ve işleyiş içinde bulundukları, mevcut siyer kitaplarında en az işlenen konulardan birisidir. Siyer kitaplarında ilk dönem müslümanlarının birliktelikleriyle ilgili bilgiler, daha ziyade ilk müslümanların kimler olduğu, hangi sahabenin hangi yıl İslam'a girdiği, kimlerin işkence gördüğü, Habeşistan hicretinin hangi yıllarda ve kimlerle yapıldığı şeklinde kronolojik değer taşıyan aktarımlara dayanmaktadır.&lt;br /&gt;Oysa. 13 yıllık bir zaman dilimiyle ifade edilen Mekke döneminde müslümanlar tâbi oldukları peygamberleriyle birlikte zor ve meşakkatli günler geçirmişler. Egemen cahili yapının alay, iftira, sosyal ve ekonomik boykot içeren tavırlarına, işkencelere, öldürme vakıalarına ve ölüm tehditlerine karşı destansı ve onurlu bir direniş sergilemişlerdir. İlk Kur'an neslinin örgütlü küfür sistemi karşısında kimliğini bulandırmayan, mesajını eğip bükmeyen bu direnişinin sürekliliği, ciddi ve programlı bir yapılanmanın oluşturduğu çok yoğun bir iç zindelikle sağlanabileceği açıktır.&lt;br /&gt;Tağuti otoritenin hâkim olduğu cahil bir toplumda yaşanıyordu. Vahyin ve Elçi'nin etrafında toplananlar ilahi çağrının gereklerine uyarak inzal olan tevhidi mesajı Resul (s)'la birlikte gündeme sokuyorlardı. Sayıları azdı. Zayıftılar. Müşriklerin kendilerine bir zarar vereceklerini de kestirebiliyorlardı. Medine döneminde inzal olan Enfal Süresi'nde vahyin ilk yıllarında karşılaşılan tüm baskılara ve şiddete rağmen tevhidi mücadeleyi temellendiren ilk müslümanların tutum ve halleri tasvir edilmektedir:&lt;br /&gt;"Düşünün ki bir zaman siz az idiniz, yeryüzünde hırpalanıyordunuz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah, sizi barındırdı, sizi yardımıyla destekledi, sizi güzel şeylerle besledi ki, şükredesiniz."(Enfal, 8/26)&lt;br /&gt;Ayetteki bu ifadeler ilk neslin oluşum seyriyle ilgili bazı çıkarımlarımızı yönlendirmektedir. Öncelikle sayısal azlık söz konusudur. Mekke müşrikleri ve müstekbirler tarafından hırpalanılmaktadır. Niçin hırpalanılmaktadır? Öncelikle akla gelen neden, ilk müslümanların kimliklerinin açıklığı ve mesajlarının egemenleri rahatsız etmesidir. Hırpalanma yanında daha ağır zararlara uğrayabilecekleri söz konusudur ve bu ihtimal onları korkutmaktadır. Ancak onlar hırpalanmalarına rağmen sinmemekte, haksızlık, zülüm ve şirk karşısında Rablerinin yardımına inanarak vahye tanıklıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. İnsan olmanın zaafları nedeniyle belki korkmaktadırlar; ama inançlarına bağlılıkları, birlikteliklerine güvenleri ve mücadele kararlılıklarıyla Rablerinin yardımını ummakta, O'na dayanmakta ve vahyi mesajı gündemleştirmeye devam etmektedirler. O halde ilk müslümanların birlikteliği içe kapanık, kimlik ve mesajlarını gizleyen bir düzlemde değil; mücadele zemininde ve mesajlarını gündeme sokabilen bir eylemlilik içinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;Aynılaşmayı Mücadele Zemininde Oluşturma&lt;br /&gt;Zülüm ve şirkin egemen olduğu toplumsal bir yapıda ortaya konan tevhidi çağrı, kendini hissettirdiği oranda ve o çağrıyı taşıyanların, taşıdıkları mesaja tanıklık etmeleriyle etki uyandırabilirdi. İlk İslam halkası, Rabbi'nden aldığı ilahi mesajı ileten ve ona tanıklık eden Rasulullah'ın çağrısına kulak verenlerle oluşmuştu. Kalkıp uyaran, Rabbini tekbir eden ve insanları her türlü kirlilikten arındırmağa çağıran Rasül'ün bu çağrısı bizatihi çağrısına "tanık"lığı ile anlam kazanıyordu.&lt;br /&gt;"(Ey insanlar)! Doğrusu biz size üzerinize şahitlik edecek bir elçi göndendik; nasıl ki Firavun'a da bir elçi göndermiştik."(Müzzemmil, 73/15)&lt;br /&gt;İlk dönem tebliğinin üç yıl gizli yapıldığını işleyen siyer kitapları Rasulullah'ın açık "şahitliği" ile bu gizlilik tavrının nasıl bağdaştırılacağı hakkında ciddi hiç bir değerlendirme içermemektedir. Konunun farkına varan Montgomery Watt, gibi müsteşrikler ise "tanık" (şahit) olarak isimlendirilen Hz Muhammed'in şahadetinin anlamını sosyal pratikten kopartıp Hesap Günü'yle irtibatlandırmaya çalışmışlardır. Mekke dönemiyle ilgili teferruatlı çalışmaları bulunan Watt'ın vahyin ilk döneminde Rasulullah'ın şahitliğinin sosyal pratik içinde örneklik oluşturmak anlamına geldiğini bilmemesi mümkün görünmüyor. Watt mesajın ve tebliğin gizliliği iddiası veya gizli kalması hali ile egemen cahiliyyenin çıkarları arasında yararlanacakları bir bağ kurmuş olmalı ki, eserlerinde Rasulullah'ın şahitliği anlayışını sosyal pratikten koparmaya çalışıp vahyin tebliğinin ve ilk yapılanmanın gizliliği anlayışına katkıda bulunmaya çalışmıştır. (1)&lt;br /&gt;Oysa Rasulullah'ın açık uyarısı ve şahitliği ile insanların ilgisi çekilebiliyor ve İslam'a giren ilk nesil için vahye ve ahitlere sadakat anlayışının ancak sosyal pratik içindeki şahitlikle anlamlı olabileceği ilk surelerde belirtiliyordu:&lt;br /&gt;"Emanetlerini ve ahitlerini gözetirler. Şahitliklerini yaparlar. Namazlarını korurlar."(Mearic, 707 32-34)&lt;br /&gt;Rasulullah'ın uyarısı ve çağrısı insanları Kur'an'a ve kelimeyi tevhide çağrıydı. Daha ilk ayetlerde "La ilahe İlahu" (2) lafzıyla işaret edilen kelimeyi tevhid, aynı zamanda İslam'a giren müslümanlar için bir akidleşmeydi. Fatiha Süresi'yle Rabbimize kulluk etme ve yardım dileme eylemini "biz" (3) kavrayışı içinde gerçekleştirme sorumluluğu Kitab'a ve Rasul'e inanan müslümanlar arasında birlikte yaşama bilinci açısından bir taahhütleşmeyi oluşturuyordu. Bu birliktelik tevhidi ilkelerin şahitliğini üstlenecek, ilkeleri Kur'an'la belirlenen ve Rasulullah'ın örnekliği ve eğitimiyle şekillenen ilk Kur'an neslini, ilk İslami yapılanmayı ifade ediyordu. Rasulullah'ın çağrısına tabi olan müslümanların birliktelikleriyle ilgili keyfiyeti Mekke dönemi için adeta özetleyen ayetlerden birisi şudur:&lt;br /&gt;"Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Rasul'e, o ümmi Nebi'ye uyarlar. O ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O'na inanan, destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır." (A'raf, 7/157)&lt;br /&gt;Demek ki Mekke dönemindeki ilk İslami yapılanma, Rasul'e bağlılık ve getirdiği mesaja itaat üzerinde şekilleniyordu. Rasul(s)'e itaatin gerekliliği Medeni sürelerde mükerreren vurgulanırken Mekke dönemine de atıf yapılıyordu. "Hiçbir Rasul göndermedik ki, Allah'ın izni ile kendisine itaat edilmemiş olsun" (4). Ve kendisine itaat edilen Rasul de Rabbimizin yöneltmesiyle "... Eğer yolu bulursam, bu Rabbimizin vahyetmesi sayesindedir.." (5) diyor ve böylece de hidayet kaynağımızın Rabbimizin Kitab'ı olduğunu açıkça belirtmiş oluyordu. İlahi mesaja tabi olan müslümanlar, tevhidi ilkeler etrafında aynılıklarını oluştururken, Rasul'ün şahsında vahye ve birlikteliklerine besledikleri aidiyetleri ile de İslami kimliklerini belirginleştiriyorlardı.&lt;br /&gt;Kur'an Merkezli Eğitim ve Kadro Oluşumu&lt;br /&gt;Vahyin ilk dönemlerinde inzal olan ayetlerin vurgusu, Kitap merkezli bir eğitim ve birliktelik konusuna yeterince dikkatleri çekmektedir. Müzemmil Süresi'nin son ayetinde Rasul ve onunla beraber olanların birlikteliklerine ve ortak eğitimlerine işaret edilirken (6) şu ayetlere atıfta bulunuluyordu:&lt;br /&gt;"Bir kısmı hariç geceleyin kalk, gecenin yansında veya daha azında veyahut daha fazlasında tertil üzere Kur'an oku" (Müzzemmil, 73/2-4)&lt;br /&gt;Ancak Müzzemmil Süresi'nin son ayetiyle Kur'an'ın yoğun bir şekilde Rasul ile birlikte sürekli okuma-öğrenme eylemi içinde olanlara bir müddet sonra serbestlik tanınmaktadır. Müzzemmil Süresi'ndeki müslümanların iç eğitimleriyle ilgili vurgulardan anlaşılan şudur: Egemen şirki reddetme çağrısı çerçevesinde Rasul ile inanç ve amelde aynılaşma kararlılığını gösteren kişileri bekleyen ilk görev, vahyi mesajın kavranmasıdır. Cahiliyyeye karşı çıkmanın mantığı da; kulluk bilincini kavramanın, Rabbimizin emir ve bildirimlerini öğrenmenin yolu da idraklerin diri olduğu günün belirli saatlerinde "tertil" üzere yani ciddi, sürekli ve programlı bir şekilde Kur'an okuma eylemiyle sağlanmaktadır. Bu eylemle ilgili Müzzemmil Sûresi'ndeki işaretlere bakıldığında, İslami mesajı kabul eden insanların eğiticileri rehberliğinde, belirli bir dönem, sürekli ve yoğun bir eğitime tabi tutuldukları kavranılabilmektedir.&lt;br /&gt;Ancak bu okuma eylemi doğru kavranmalıdır. Gecenin uygun vakitlerinde Rasul'le birlikte gerçekleştirilen, Kur'an okuma eylemi sadece inzal olan ayetleri okuyarak yapılan bir tekrarlamama mıdır? Bu eylemi kendisine "hikmet' verilmiş olan Rasul'le birlikte gerçekleştiren ilk müslümanların bu programlı eğitim zamanlarında sadece Kur'an lafızlarını okuyup tekrarlamakla yetindiklerini düşünebilir miyiz?&lt;br /&gt;"Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın" (7) ayetini "... Kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi" (8) ayeti ile irtibatlandırdığımızda bu okuma eylemini ayetlerin okunup öğrenilmesi yanında bu ayetlerin hikmetinin, yaşanılan sorunlarla irtibatının ve ayetlerin işaretleri doğrultusunda ne gibi pratik açılımlar gösterilebileceğinin de kavranması anlamına geleceği açıktır.&lt;br /&gt;O halde inzal olan ayetleri "bilgi", "emir" ve "nehiy" bağlamında kavrayan ilk müslümanların, kendisine "hikmet (hükmetme isabeti, basiret) verilmiş olan Rasullerininin eğiticiliğinde bu ayetlerin vakıaya nasıl tekabül ettiğini, karşılaşılan sorunları bu ayetler ışığında nasıl değerlendirip siyasi, taktik veya staretejik bir tavır izlemeleri gerektiğini tayin ve tesbit ettiklerini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;Evlerinde okunan Kitabı ve hikmeti hatırlama (9) ihtarı, müslüman olmayanlarla yapılacak tartışmalarda "hikmetle ve güzel öğütle" çağrıda bulunmanın ve onlarla "en güzel şekilde mücadele et"menin (10) yolunun önceden muhkem ayetler ışığında veya bu çerçevede alınan kararlar doğrultusunda belirlenmiş olduğu ve müslümanların da bu konuda eğitilmiş bulunduklarını büyük ölçüde hissettirmektedir.&lt;br /&gt;Kafirlere karşı Kur'an'la büyük cihad edilmesini emreden Rabbimiz (11) Kur'an'ın ağır ağır okunabilmesi için O'nu okuma parçalarına ayırıp azar azar indirdiğine işaret etmekte (12) ve Rasulü'ne de "bir kerede indirmediği", "tertil" üzere ilettiğini (13) bildirmektedir.&lt;br /&gt;Bu vurgular, hem eğitim ve tebliğ sürecinde merhalelerin gözlendiğine, toplumu ve nefisleri değiştirme metoduna önem verildiğine, hem de Kur'ani mesajı taşıyan dışa dönük bir kimliğin ciddi bir eğitim süreci ile oluşturulabileceğine işaret etmektedir. Biz bu sürecin, daha vahyin inzal olduğu ilk yıllardan başladığını, İslami şahitliği ve birlikteliği anlamlı kılan bir iç yoğunlaşmayı sağladığını, Müzzemmil Sûresi bütünlüğünde açıkça görebilmekteyiz.&lt;br /&gt;Vahyin ilk dönemlerinde sözünü ettiğimiz yoğun iç eğitimin, Rasul'le birlikte İslami mücadeleyi taşıyabilen ve İslami kimliği temsil edebilen güçlü bir kadronun oluşmasına imkan sağlandığını savunabiliriz:&lt;br /&gt;"De ki: işte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, basiret üzere insanları Allah'a çağırıyoruz..." (Yusuf, 12/108)&lt;br /&gt;Rabbimiz, ilk nesilden ve tüm müslümanlardan O'na yaraşır bir şekilde cihad edilmesini ve Rasul'ün şahitlik ettiği gibi insanlara şahitlik edilmesini isterken (14), "hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif" etmediğini de bildirmektedir (15), O halde İslami mücadeleyi, tevhidi şahitliği ve İslami kimliği taşıma mükellefiyeti, eğitimle üstesinden gelinebilecek bir görevdir. Kur'an'ın öngördüğü eğitim ise pratiğin içinde ve pratiğe dönük bir "talim" çabasıdır:&lt;br /&gt;"... Talim ettiğiniz Kitab gereğince Rabb'e halis kullar olun..."(Al-i İmran, 3/79)&lt;br /&gt;Mekke Döneminde Örgütlenme&lt;br /&gt;Siyer kitapları ilk müslümanların buluşma, eğitim ve teşkilatlanma yeri olarak Erkam'ın evini zikretmektedirler. Bazı rivayetler ise ilk üç yıllık gizli faaliyetin Erkam'ın evinde yapıldığını aktarmaktadırlar.&lt;br /&gt;Rasul'le birlikte geceleyin toplu eğitim ve ibadet çabası içinde olan kişilerin sayıları arttıkça daha büyük ve uygun bir mekanda toplanmaları kaçınılmazdı. Muhtemeldir ki Erkam'ın evi de bu büyük mekanlardan birisidir. Ancak Erkam'ın evinden kalkarak gizli bir tebliğ çabasından bahsetmek mümkün değildir. Zaten müşriklerin bu eve sokularak içerde okunan ayetleri veya yapılan dersi gizlice dinlediklerine dair Kur'an'daki işaretler yanında (16) konuyla ilgili bazı siyer rivayetleri de bulunmaktadır. Anlaşılan o ki müslümanları kimliği, yeri yurdu bilinmekte; ama iç programları sadece kendi denetimlerindeki mekanlarda yapılmaktadır.&lt;br /&gt;Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur'an hayata müdahale etmek için gelmiş ve Rasul de kendisine ve getirdiği mesaja inananları mücadele zemini içinde kazanmıştır. Ancak Kur'ani tebliği gündeme sokabilmek, şahitlik üstlenmek ve İslami kimliği taşımakla; bu tebliğin taşıyıcılarının iç eğitim ve organizasyonlarının işleyişi farklı şeylerdir. Gizlilikle ilgili rivayetleri mesaj ve kimlikle değil, belki ilk müslümanların organizasyon biçimiyle irtibatlandırmak mümkün olabilir.&lt;br /&gt;Rasulullah'ın İslam'a giren ilk müslümanların evleri arasında dolaştığını ve muhtemelen değişik evlerde yapılan Kur'an'ı esas alan eğitim çalışmalarını sevk ve idare ettiğini Mekke döneminde inzal olan şu ayetlerden çıkarabiliriz:&lt;br /&gt;"O seni görür: Namaza durduğun zaman. Ve secde edenler arasında doğrulurken." (Şuara, 26/218, 219)&lt;br /&gt;Rasul'e saygı gösteren, O'nunla beraber indirilen nura uyan ve O'nun da inananların üzerindeki ağırlığı ve sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atan rolüne işaret eden A'raf Suresi'ndeki haberler de bu çıkartımımıza katkıda bulunmaktadır.&lt;br /&gt;İlk İslami yapılanma sınıf ve statü farklılığına göre değil, iman kardeşliğine göre teşekkül etmişti. "Talep" edenler varken ayrıcalıklı ve güçlü özelliklen olan kişilere yöneldiği için Rasul'ü ikaz eden ilahi buyruk (17) "Nefsini sabah akşam rızasını isteyerek Rabblerine yalvaranlarla beraber tut. Gözlerin dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın..." (18) emriyle öncelikle ilahi mesaja iman etmiş kişilerle iç bütünleşmenin tamamlamasına işarette bulunuyordu. Bu emir, zengin-fakir, hür-köle ayırt etmeden bilgi ve takva temelli bir birlikteliğin örgütlenmesi, için yapılan en önemli çağrılardan birisiydi.&lt;br /&gt;İlk Mekki sûrelerden olan Mearic de "emanetlerini ve ahitlerini gözetirler" ayeti ilk müslümanların ciddi bir yapılanma içinde olduklarına işaret etmektedir. Ayetten anlaşılacağı gibi gözetilen "emanetler" ve "ahitler" söz konusudur. Emanet ve ahit kavramlarının anlam daraltılmasıyla sınırlandırılmadığında karşımıza, belirli program ve hedefler konusunda anlaşmış, taahhüdleşmiş, sorumluluk alanları ve yetkileri belirlenmiş bir yapı çıkmaktadır. Bu yapı, Kur'an neslinin örgütlü bir birliktelik içinde olduğunu ifade etmektedir. Zaten "şahitliklerini yapan" (19) ve bu konuda süreklilik taşıyan bir eylemlilik ancak böyle bir yapılanmanın ürünü olabilir.&lt;br /&gt;Bu aynı zamanda istişari temelli bir birlikteliktir: &lt;br /&gt;"... İşleri aralarında danışma iledir..." (Şura, 42/38)&lt;br /&gt;Müslümanların istişare edecek ortak işleri varsa, ortak işlerinin çözümüne katılımları da gerekecektir. Katılım işe ortak sorumluluğu ve ortak işlerin planlanmasını ve organizasyonunu gerekli kılmaktadır.&lt;br /&gt;Ancak istişari mekanizmanın lidersizlik anlamına gelmediği, liderin de çevresini kuşatıcı ve eğitici bir üslup ve tarzda davranması gerektiğine şu ayetlerle işaret edilmektedir:&lt;br /&gt;"Ve sana uyan müminlere kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse 'ben sizin yaptıklarınızdan uzağım' de." (Şuara, 26/215, 216)&lt;br /&gt;Cahili yapıdan ayrışma ve müşriklerin meclisine (nadiye) itaat etmeme tavrı bu birlikteliği pekiştirmektedir. Artık kulluk şekilleri ve dinlerin farklılığı belirginleşmekte (20) ve işler ayrışmaktadır (21). Kafirler yeni yapılanmanın farkındadırlar. Ve yeni yapılanmanın da bir karar mekanizması [nadiyyen) vardır. Ve vahyi mesaj açıkça Mekke toplum yapısında gündem tuttukça iki farklı toplum belirginleşmekte ve iki toplumun karar mekanizması hakkında kafirler tartışmaya girişmektedirler:&lt;br /&gt;"... İki toplumdan hangisinin makamı daha hayırlı meclisi daha güzeldir" (Meryem, 19/73)&lt;br /&gt;Mekki ayetler arasında müslümanların iç işleyişleriyle ilgili hatırlatmalar, onların örgütlenmelerinde de dikkat etmeleri gereken hususlara vurgu yapmaktadır.&lt;br /&gt;Ahiretteki makamların tasnifinin bildirildiği ilk surelerden olan Vakıa'da "doğruyu bulmuşlardan olmanın" {Ashabu'l Meymene) daha ötesinde Rabbimize yakınlık sağlayacak "öncü" olma (sabikûn) ideali özendirilmektedir (22). "Sabikûn"luk hayırlarda öne geçmeyi başarmaktır (23). Yine imtihan bilinci içinde olmaya davet eden ve sarp engelleri geçmenin şartı olarak bildirilen tavırlardan birisi de Beled Sûresi'nde zikredilmektedir:&lt;br /&gt;"... İnanıp bir birlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmak" (Beled, 90/17)&lt;br /&gt;Cemaat içi statü edinmenin değil, takva sahibi olmanın daha önemli olacağına dair şu bildirim ilk nesli örgütsel terbiye açısından nasıl eğitildiğini de göstermektedir:&lt;br /&gt;"Kim şeref istiyorsa bilsin ki şeref tamamen Allah'ındır. Güzel söz O'na çıkar, iyi amel onu yükseltir" (Fatır, 35/10)&lt;br /&gt;Mekke müşrikleri tevhidi çağrının yükselen gücü karşısında azgınlaşıp şirretleşmeye ve müslümanlar üzerinde işkence ve baskıları yoğunlaştırmaya başlamışlardı. Ancak Mekke'nin ilk Kür'an nesli "insanlar yalnız inandık demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (24) sorusunu büyük ölçüde edindikleri iç eğitim ve örgütlülükleri sayesinde kolaylıkla cevaplandırabiliyorlardı.&lt;br /&gt;Habbab'ın közler üzerlerinde dağlanması, Zinnire'nin bir gözünün çıkarılması, Zübeyr'in sık sık boğucu dumanla işkenceye tabi tutulması, Bilal'in çıplak vücudunun kızgın çöllerde sürüklenmesi, Sümeyye'nin ve Ammar'ın öldürülmeleri ve daha bir çok işkence olayı müslümanları yıldırmıyor; ilerleyen yıllarda üç yıl süren sosyal ve ekonomik bir ambargo ile Mekke'nin dar bir bölgesinde kuşatılmış olmaları onların birlikteliğini çözmüyordu. Artan işkenceler altında dahi kendilerine tanınan Hicret İznini (25) ve takiyye yapma ruhsatını (26) büyük bir çoğunluk kullanmayarak Rasulullah'ın etrafında kenetleniyor ve direnişlerini güçlendiriyorlardı. Bu birliktelik ruhu ciddi bir iç dayanışmayı ve örgütlülüğü besleyen en önemli unsurdu.&lt;br /&gt;Mekke döneminde yaşanan cihad, silahlı çatışma dışındaki direniş ve diğer çabalarla sürmüştür. Mekke döneminde savaşa ve silahlı eylemlere izin verilmemiştir. Ancak "bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar" (27) ayeti ile de müslümanlar gerektiğinde fiili güçleri oranında bir direnişe çağrılmaktadırlar. Bu çağrıdan hemen önce gelen ayetin Müslümanların istişare sorumluluğunu anlatması anlamlıdır. Demek ki zulüm ve saldırı eylemi karşısında gerçekleştirilecek savunma, daha önce oluşmuş bir birlikteliğin karar mekanizmasında (nadiyyen) verilecek istişare temelli kararlarla yerine getirilecektir.&lt;br /&gt;Özetleyecek olursak Mekke döneminde inzal olan "yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz" (28) hükmünü taşıyan ilk ayetler, sadece tevhid inancını ve ilah birliğini değil, mü'minlerin de birliğini ve "biz" bilincini telkin ediyor ve müslümanlar da bu bilinç içerisinde ve ayetlerin yönlendirmesiyle ciddi bir yapılanmanın gereklerini yerine getiriyorlardı.&lt;br /&gt;Çevreyi Geliştirme ve Yapıyı Koruma&lt;br /&gt;Kitabın rehberliği ve Rasul'ün tanıklığıyla bütünleşen ilk Kur'an neslinin cahili yapının kuşatmasını ve müşriklerin şiddet ve baskılarını aşarak, mesajlarını başka insanlara ulaştırmanın imkanlarını araştırmaları kaçınılmazdı. Bu konuda da yine vahiy yol gösterici olmuş ve müminleri "yakın olanları uyar" (29) ikazıyla öncelikli olarak yakın çevrelerine yönlendirmiştir.&lt;br /&gt;Bu arada oluşan İslam yapısının en ufak ve tabi hücresi, aile yapısı olarak görülmüş, kadın veya erkek müslümanlar sahip olacakları aile birimini İslami yapının gereklerine göre oluşturabilmenin kaygısı içinde bulunmuşlardır:.&lt;br /&gt;"Rabbimiz bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lüfteyle, bizi korunanlara önder yap" (Furkan, 25/76)&lt;br /&gt;Kur'an'a baktığımızda da aile yapısının, İslami yapının taşıdığı değerlerle oluşturulması istendiğini ve aile içinde namaz kılma zorunluluğuna dikkat çekildiğini görmekteyiz. (30) Böylece "Ailene namazı emret" hükmü müslümanların "yakın" olarak değerlendirmeleri gereken ilk muhataplarına da işarette bulunmuş oluyordu.&lt;br /&gt;Aile ilişkisi içinde hemen akla gelen diğer muhataplar ise ana ve babadır. Ana ve babalar cahili toplumun gelenekleri içinde büyümüş ve din temelli toplumsal ayrışmanın yaşandığı bir mücadele ortamında, genellikle örf ve adetlerden uzaklaşan çocuklarıyla tartışmaya girmişlerdir. Bedir Savaşı'nda kardeşi kardeşle, babayı oğulla karşı karşıya getiren süreç Mekke dönemindeki bu tartışmalarla başlamıştır.&lt;br /&gt;Ancak anne ve babayla ne kadar da tartışılsa "yakın" olmanın yükümlülük ve imkanları hep gözetilmiştir. Rabbimizin anne-baba ilişkisi konusunda yönlendirici ayetleri, sürekli olarak sosyal pratikte "yakınlıklar" oluşan imkanları geliştirmeye yöneltmiştir. Ana ve babaya iyilikle davranılmasını ibadi görev olarak gösteren Kitap (31), onların vahiy karşıtı anlayışlarını kabule zorlayıcı tutumları karşısında, onlara itaat edilmemesini bildirmekte; ama aradaki ilişkiyi de kesmeyen bir tutarlılık içinde davranılmasını önermektedir:&lt;br /&gt;"Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünya (işlerin)de iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy..."(Lokman, 31/15)&lt;br /&gt;Bu konuda İbrahim(a)'in getirdiği mesaja düşmanlık eden babasını vahyi ikazlarla mükerreren uyarıp ikna etmeye çalışırken  "Babacığım" (32) ifadesiyle kullandığı üslup, "yakınlar" ile kurulan diyalogta ilkeli ama nezaketi elden bırakmayan bir tarz olarak gündemleştirilmiştir.&lt;br /&gt;Yakınlığın Arab örfünde önemli olduğunu Şuayb(a)'ın kıssasının anlatımında da görüyoruz. Toplumuna ilahi mesajı getiren Şuayb peygamber, toplumu tarafından güçsüz görülmektedir. Mesajına duyulan tepkilerle O'nun recmedilmesi boyutuna varan şiddetin bir "Kabile"ye (raht) yakın olması sayesinde engellendiği vahiyle bildirilmektedir. Ancak Rabbimiz "kabile" bağının Allah'a kulluktan daha değerli olmadığını Hz, Şuayb'ın cevabıyla belirtirken yakınlığı oluşturan bu bağı da (raht) kınamamaktadır:&lt;br /&gt;"Ey kavmim, dedi. Size göre kabilem Allah'tan daha mı değerliki O'nu arkanıza atıyorsunuz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı kuşatıcıdır." (Hud, 11 /92)&lt;br /&gt;Mekke'de hakim olan cahili sistem içinde kuşatılan ve kafirlerin her türlü itham ve saldırılarına maruz kalan müslümanların varlıklarını devam ettirebilmeleri için, ilkeli bir şekilde aile bağı, kabile bağı gibi birtakım imkanları değerlendirmelerine ait Mekki sûrelerde birçok işaret bulunmaktadır. Siyer bilgisinin gösterdiği panayır gibi, himaye müessesi gibi sistem içi araçları kimliğinden ve ilkelerinden taviz vermeden elde edilen yapısal kazanımların kollanması, yeni açılımları gözetleyerek tebliğin taşınması için gerçekleştirilen uygulamalar, ilk müslümanların yapısal işleyişi içinde ciddi bir siyasi karar mekanizmalarının varlığına işaret etmektedir.&lt;br /&gt;*    *      *&lt;br /&gt;İlk dönem Mekke müslümanları, tevhidi mesajı ve ilkeleri taşıma konusunda üstlendikleri şahitlikleriyle birlikte ciddi bir beraberliğin, yapısal işleyişte üstlenilecek "emanetler" ve işbölümü konusunda "ahidleşmiş" bir sorumluluğun ideal bir örnekliğini yaşadılar. Rabbimizin "yaratılmışlar içinde doğrulukla hakka gö¬türen ve hak ile adalet yapan bir ümmet de vardır" (33) Mekki ayetiyle övdüğü bu nesil, başlangıç itibariyle sayıca az ama sınanan ve nitelikli bir beraberliğin geleceği dönük bir mücadele için ne kadar önemli olduğunu göstermiş oldular. Rabbimiz niceliksel zayıflıklarına rağmen ciddi bir sınav veren, iç yapılanma ve dayanışmalarını mükemmelleştiren bu ilk Kur'an neslinin sahip olduğu keyfiyete işaret ederken, bu dönemdeki inanmış 20 kişinin kafirlerden 200 kişiye bedel olacağına atıfta bulunmaktadır (34). Güçlü bir nitelikle oluşan bu ilk İslam halkasını, Rabbimiz sağlıklı bir tohumdan çıkan ekine benzetmiştir.&lt;br /&gt;"...Sanki bir ekin, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış sonra sapları (dalları gövdesi) üzerinde doğrulup boy atmış, (ki bu) ekincilerin hoşuna gider. Onunla kafirleri öfkelendirir. Allah, işlerinden iman edip, salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vaadetmiştir"(Fetih, 48/29)&lt;br /&gt;Rasulullah ve arkadaşlarının Mekke dönemindeki pratikleri, başarı için başarının altyapısını; hoşa giden bir ekin için ekinin sağlıklı tohumunu oluşturmanın çabası içinde geçmiştir. Yitirilen İslam ümmetini yeniden ihya etmenin ve zinde bir Kur'an neslini yeniden oluşturmanın bilinç ve kararlılığı içinde olan herkesin öncelikle dikkat etmesi gereken husus; Mekke dönemindeki pratiğin içinde ve mücadele zemininde gerçekleştirilen bu örnek Kur'an neslinin oluşumunun seyri, ilkeleri ve kullandığı imkanlar olmalıdır. Sahih bir geleceğe ve verimli bir ekine ulaşmak, sahih bir temeli oluşturmakla mümkündür.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-5910484755319392928?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/5910484755319392928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=5910484755319392928&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5910484755319392928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5910484755319392928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/kuran-neslinin-oluumu-ve-mekkedeki-ilk.html' title='Kur&apos;an Neslinin Oluşumu ve Mekke&apos;deki İlk Yapılanma'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SHNJo0fT6ZI/AAAAAAAAA7o/WZ7r6HFNf2U/s72-c/hz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-5956129161885574865</id><published>2008-07-04T14:51:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:18.642-08:00</updated><title type='text'>BANANE</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fdkay1aI/AAAAAAAAA7A/na5oWQDTHeo/s1600-h/W.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fdkay1aI/AAAAAAAAA7A/na5oWQDTHeo/s400/W.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219284348510066082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fZUyBPgI/AAAAAAAAA64/PacqD7xr6m8/s1600-h/Q.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fZUyBPgI/AAAAAAAAA64/PacqD7xr6m8/s400/Q.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219284275593035266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fMpB_6SI/AAAAAAAAA6w/QsysszlBG7E/s1600-h/EE.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fMpB_6SI/AAAAAAAAA6w/QsysszlBG7E/s400/EE.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219284057690466594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tükenir  elbette; denizde kum, gökte yıldız. Bu yürek, bu ruh cömert, bu kalp sessiz, dingin. Gerçek insan sevgisiyle dolu, yoğunluğa çaresiz, görüp, yaşanılanlara da bir o kadar şaşkın. Olmak gerekmiş; acımasız biraz da kayıtsız. Biraz umursuz, kaygısız az birazda hissiz. Az sevgi ile yıkık dostlukla yaşamak lazımmış. Hercai olmak lazımmış; her çiçeğe göz kırpan, kelebek olmak; süresi kısa, ömrü az…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstediğine selam vermek, işine gelmiyorsa görmezden gelmek. Görmek anlamak, anlayamamak. Duyup da, sesleri önemsememek. Dalınca değil, yaşarken kulağa tıkaç tıkamak, gözyaşlarını; yağmur damlası sanmak, yaralara kabuk bağlamamak gerekmiş.&lt;br /&gt;“Bana ne” demek; sevgiliyi acısıyla, dostu sanrısıyla, arkadaşı suskunluğu ile bırakmak.Yürürken sallanıyor mu, yüzü soluk mu, alınacak, kırılacak mı, öfkelenecek mi, sevinecek mi, hasta mı; ”Bana ne” demek, gerekmiş.&lt;br /&gt;Nasıl bir şeyse, nasıl becerebiliyorlarsa; son günlerde bazıları böyle yapıyor. Böyle mutlu olma yolunu seçmişler. Duygusuz, duyarsız! Ama huzurlu… Öğrenmek, uygulayanları izlemek, ders almak gerek.(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün sonra bozulacağını bile bile alıcıya;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“süper bir ürün, çok memnun kalacaksınız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlığa zararlı, katkı maddeli sıvıları içmemek, her öğün içiyormuş gibi satışa sunmak.&lt;br /&gt;İyileşemeyecek hastayı, zarf içindeki beş para ile ameliyata almak; “Bir hafta sonra yataktan kalkacak, hastayı morga göndermek.”&lt;br /&gt;Yardım edilmesi gereken, acil bir işe; “sonra hallederiz.”&lt;br /&gt;Korsan kitabın, emekçiliğini inkar ederek, orijinal yapıt diye süslemek.&lt;br /&gt;Öğrenme zorluğu çeken bir öğrenciye; “Çok zeki, mükemmel öğreniyor” diyebilmek zor sanat!!&lt;br /&gt;Böyle ağır ve vicdansız işleri; hemen hemen toplumun bazı bireyleri böyle yapıyor. Esnaf, Dr., Öğretmen, Avukat, İş adamı, ticaret yapan satıcılar, yöneticiler vd.leri böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılanlara şaşırıp, şok yaşadığınızda; sessizce yaklaşıp, “Sana ne’’ deyip geçiyorlar. Kokteyl hayatta ‘’Bana ne’’, ’’Sana ne’’ demek kolaylığını öğrenebilirsem, ben de bu yaşamda rahat olabilir miyim?&lt;br /&gt;Kaç programı öğrenmem, kaç dönemi geçirmem gerekiyor bilemiyorum. Ne zaman, hangi zamanda, hangi oluşumda bu dersler veriliyor ve bu derslerin vizelerinden geçmek, finaldeki puanı yakalamam gerek.Yoksa bu şokları yaşadıkça 250 gramlık kalbimin ritmi hızını kaybedecek. Beyin hücrelerim kendini yenilemeyecek. Salgılar organizmama hasar verecek.Sonra enkazlaşırsam, nasıl dostlara gülebilirim ki? &lt;br /&gt;Bakın; yine unuttum,onların umurlarında olan ben değilim ki, elimdeki imkanlardan faydalanabilme çabaları. Olumsuzluklarda travma yaşamışım; ”Kime ne..!’’&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Güncel olan bu işleve, şaşırıp, yaşadıklarımı denemek sonra karar vermek istedim.&lt;br /&gt;“Katı, gaddar, hoşgörüsüz olmak için karar verdim. Bir sabah uyanıp, aynadaki bana;&lt;br /&gt;“Kendime günaydın,başkalarından bana ne” dedim.&lt;br /&gt;Yolda karşılaştığım, yaşlı, genç ve hatta kıyamadığım o canım çocuklara da; tebessüm etmedim. Olabildiğince acı baktım. Arkamdan ne derlerse desinler, “ne suratsız şeymiş’’söyleme ihtimallerinde;  “Bana ne desinler’’dedim.&lt;br /&gt;Lodos esintisinde işyerime geldiğimde; dönen koltuğuma yayıldım.&lt;br /&gt;‘’Çaycı; çay hazır içer misiniz?’’ &lt;br /&gt;’’Hayır, taze kahve istiyorum. Ne bu masanın hali, iyi temizlememişsiniz, tekrar temizleyin.’’Köpüğünü beğenmedim geri gönderdim, nescafe istedim.&lt;br /&gt;İçimden; birileri gelse de, süslü sözlerle, laf kalabalığı ile kandırsam, bu gün çok para kazansam, ticaret nasıl olurmuş zevkine varsam.(acaba bende başarılı olabilecek miydim!)&lt;br /&gt;’’Çalışanlara, kalbimdeki sevgiye dur deyip, sert baktım.Bir anda atmosfer değişti.Herkes sevgi ile çalışırken, tedirgin çalıştıklarını görünce;’’Bana ne’’dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdan ses geldi, insanlar koşuştu. Belli ki bir kaza olmuştu. İşime baktım;’’Bana ne..&lt;br /&gt;’’Ödemeler gözüme ilişti, finans hazır olduğu halde, gününde ödememeyi, bekletmeyi düşünüp;’’Beklesinler!..’’&lt;br /&gt;Güne uyandığımdan bu ana kadar,birkaç saat geçmişti. İçimde ise çok şey birikmişti. Çünkü bugün cömert değildim,gülücüklerim,sevinçlerim,selamlarım,günaydın sözcüklerim dolu doluydu.Tüketmediğim,sevgiler aklıma geldikçe,ne bir ‘’Merhaba, Günaydın yazdım mesajlara ne de arama yaptım. Kim nasıl güne başlarsa başlasın;’’Bana ne..’’&lt;br /&gt;(Bu sabah çok şey biriktirmiştim. Ama yinede daralıyordum. Canım sıkkındı. Sanki fazlalık vardı, ruhumda. Çünkü, sevgileri dağıttıkça mutlu olan biriydim. Acaba başarabilecek miydim, vermeden, alırken mutlu olabilecek miydim.)    &lt;br /&gt;Tam alıştım derken; bahçede bir çocuk ağlıyordu. Çalan telefonumun ucunda ise arkadaşım; hasta olduğunu anlatıyordu. Anında topladım bencil olan, çıkarcı kimliği, cesurca, gururla çöpe attım. Önce, 11 yaşındaki Tuğçe’nin gözlerini sildim. Sonrada hasta arkadaşıma koştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine ben oldum, birkaç saatlik ‘’Bana necilikten’’kurtulma huzuru ile dost yüreğimi, sevgi kalbimi açtım sonsuza dek, neşe ile…&lt;br /&gt;Kimler nasıl edinmiş, nasıl başarabiliyorsa, başarsın. Kim çıkar için bir başkasını aldatıyorsa aldatsın. Hastalığa,yoksunluğa yardım etmeyi zorluk kabul etseler de, kim ki, bir başkasına sevgisini saklıyorsa, kim dost elini açmıyorsa açmasın, kim ki menfaati için yalan konuşuyorsa, konuşsun…&lt;br /&gt;Anladım ki; katı olamamış ve bu sınavdan barajı aşamamıştım. Ruhumun ve kalbimin güzelliklerine sarılıp, yine dostlara sevgi ile gülüyor, insanlığı yok edemiyorum; ne para için ne de sevgi için… Değişemedim, değişmeyeceğim, bende böyleyim;&lt;br /&gt;“Kime ne…!’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;07.04.2008&lt;br /&gt;A.Esra OSKAY    &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-5956129161885574865?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/5956129161885574865/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=5956129161885574865&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5956129161885574865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5956129161885574865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/banane.html' title='BANANE'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SG6fdkay1aI/AAAAAAAAA7A/na5oWQDTHeo/s72-c/W.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-6314184709545592845</id><published>2008-07-04T10:29:00.000-07:00</published><updated>2008-07-05T03:11:15.978-07:00</updated><title type='text'>ÇOK GÜZEL VİDEOLAR</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-e623f16792a9bb0f" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v6.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3De623f16792a9bb0f%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D5B1FC39E8F7AFCCE2FF4FBF1C4C368111A28C70C.1296D31776C436E643998D15BA4810AC1DDF52B6%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3De623f16792a9bb0f%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dz6BsJ_bACI6Y1igOelnDp9s5GXw&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v6.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3De623f16792a9bb0f%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D5B1FC39E8F7AFCCE2FF4FBF1C4C368111A28C70C.1296D31776C436E643998D15BA4810AC1DDF52B6%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3De623f16792a9bb0f%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dz6BsJ_bACI6Y1igOelnDp9s5GXw&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-81a34d97c27d30c2" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v11.nonxt2.googlevideo.com/videoplayback?id%3D81a34d97c27d30c2%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D1F93FA83869570B96634AE1D570CF4999E797DDE.8341BE284202A5FC1F6101781DFA497D5C79A686%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D81a34d97c27d30c2%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DTMNXF2oJg210eiRsx1yiezmQUnI&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v11.nonxt2.googlevideo.com/videoplayback?id%3D81a34d97c27d30c2%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D1F93FA83869570B96634AE1D570CF4999E797DDE.8341BE284202A5FC1F6101781DFA497D5C79A686%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D81a34d97c27d30c2%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DTMNXF2oJg210eiRsx1yiezmQUnI&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-98d1466eedf23cef" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v22.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D98d1466eedf23cef%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D85358C47752800E066CDFE9BFF3C6BF310B7A455.47F365D9B99A4140DD8D2315B569A69BF4B7D10C%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D98d1466eedf23cef%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dr1q82cBTA6q2KCiDJZyaP7KvceI&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v22.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D98d1466eedf23cef%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D85358C47752800E066CDFE9BFF3C6BF310B7A455.47F365D9B99A4140DD8D2315B569A69BF4B7D10C%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D98d1466eedf23cef%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dr1q82cBTA6q2KCiDJZyaP7KvceI&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-b70822f37658772d" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v22.nonxt5.googlevideo.com/videoplayback?id%3Db70822f37658772d%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7C8B74654E8F090E945F08A083FAEA1507791EC3.6BA8D3A94B1A5A9A876D8F64405828CFD3D813B7%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Db70822f37658772d%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D5e8Pk9JxNaAhOba-BplH8EqW9Xk&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v22.nonxt5.googlevideo.com/videoplayback?id%3Db70822f37658772d%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331875013%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7C8B74654E8F090E945F08A083FAEA1507791EC3.6BA8D3A94B1A5A9A876D8F64405828CFD3D813B7%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Db70822f37658772d%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D5e8Pk9JxNaAhOba-BplH8EqW9Xk&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-6314184709545592845?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=98d1466eedf23cef&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=b70822f37658772d&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=e623f16792a9bb0f&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/6314184709545592845/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=6314184709545592845&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6314184709545592845'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6314184709545592845'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/ok-gzel-videolar.html' title='ÇOK GÜZEL VİDEOLAR'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2142721347639797330</id><published>2008-07-02T14:42:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:18.830-08:00</updated><title type='text'>MUHAMMED KUTUB - AKİDE, ŞERİAT VE HAYAT YOLU : 'LA İLAHE İLLALLAH'</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv2t8pP-UI/AAAAAAAAA6o/gOrHUzpDzQY/s1600-h/MUHAMMED+KUTUP.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv2t8pP-UI/AAAAAAAAA6o/gOrHUzpDzQY/s400/MUHAMMED+KUTUP.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218535862472538434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKİDE, ŞERİAT VE HAYAT YOLU : 'LA İLAHE İLLALLAH'  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKİDE, ŞERİAT VE HAYAT YOLU : 'LÂ İLÂHE İLLALLAH'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed Kutub&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız çağda insanların çoğunun hissinde bilim, medeniyet, teknoloji, edebiyat, sanat, fikir, sosyalite ve siyaset yüzeysel işlerdir veya sadece sanatsal faaliyetlerdir, hatta dinin çizgisi dışında laik meselelerdir. Ve bu meselelerde mü’min ve kafir eşittir. İslam ümmmetinin, akide ile ilgisi olmayan sadece yüzeysel olması yeterli görünen ilerleme çabaları, geri kalmışlığı izalenin gereğinden, medeniyet kervanına ulaşma çabasından, yeni bir devlet icadı çalışmalarından ve içinde yaşadığımız çağa ayak uydurma gayretinden doğmaktadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yanlış çıkarımın iki veya üç sebepte toplanması mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci sebep: Çağımız müslümanına yönelik fikri savaşın tesiridir. İşte Avrupa –ki çağımız müslümanı onu kendisine bilim, medeniyet ve teknoloji meselelerinde rehber ve kılavuz edinmişti- dini sadece akideye hasretmiş sonra da onu atmıştır. Ve bütün bu işleri din çizgisinden tamamen uzaklaştıran laiklik ruhu ile gerçekleştirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sebep: İslam ümmeti –akidevi gerilemede- “La ilahe İllallah”ı yonta yonta gerçek içeriğini boşaltmış, böylece de sadece dil ile söylenen bir kelimeye çevirmiştir. Veya en fazla bu kelimeye ve kulluk şiarlarına vicdanen sahip çıkmışlar ki onlara göre bu, hayat gerçeğinde “La ilahe İllallah”ın gerçekleşebileceği uç nokta olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri savaşın ve akidevi gerilemenin beraberce etkisi ile bilim, medeniyet, teknolojik kuvvet ve diğerleri “La ilahe İllallah”ın alanı dışına çıkarıldı. Böylece insanların hislerinde –biz bu alanlarda ilerleme kaydetmek istediğimizde- “La ialhe İllallah”dan bu alanlara geçmeliyiz düşüncesi yerleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü sebep ise; her ne kadar bu iki sebebin neticesi olsa da onu da bu ikisine ilave etmek mümkündür. O da insanların çoğunda yankı uyandıran bir vehimdir. Diyorlar ki: Teknoloji devrimi dünyayı, sakinlerinin hayata güç yetirebilmeleri için aynı anlayışlarla veya birbirine yakın anlayışlarla yaşamaları gereken küçük bir şehre dönüştürmüştür. Bu nedenle de bilimsel, medeni, teknolojik v.s. ilerlemeler kazanan batının üretip üçüncü dünya ülkelerinin tüketmeleri için ihraç ettiği hacmi, şekli ve içeriği aynı olan durum tek yol olmuştur ve bundan kurtuluş da, alternatif de yoktur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmet bilmelidir ki bu üçü de vehim ve batıldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatalı Avrupanın dine karşı tutumu, izlenecek bir örnek değildir. Bu çağdaş, dine saldırgan cahiliyenin yarısı yıkılmıştır. Diğer yarısı da yıkılma yolundadır. Gözlerimizin önünde yıkılışına şahit olduğumuz halde yıkılmış bir örneğe yapışmamız bizim ahmaklığımızdandır. Hatta bizim bu örneğe yapışmamız; onlar kıyamete kadar sabit yerleşmiş kalsalar dahi küfürleri sebebiyle ahiret yurdunu kaybettiklerini Allahın bize haber verdiğinden ahmaklık olurdu. Kaldı ki bunlar aynı şekilde dünyayı da kaybetmişlerdir. Onların yıkımları konusunda Allah, bize en büyük delili göstermekle lutufda bulunuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak alimler düşünüp anlıyabilir.” (Ankebut, 43 ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanlara “Lâ ilahe illallah” ve hayatın her alanını kapsaması hakkında konuşmaktan, bu konıda konuşmayı adet edinmek ve devam etmekten, hiç değilse ümmetin hayatında medeni, ilmi, teknolojik, fikri, ahlaki ve diğer bütün alanlardaki gerilemenin terettüp ettiği, dayandığı itikadi gerilemeden ümmet görünür bir şekilde çıkıncaya kadar bıkmaları onlara yakışmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı, yazarın aynı adla yayınlanmış eserinden derlenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derleyen : Zeynep Bayraktar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : www.fikiryorum.net&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2142721347639797330?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2142721347639797330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2142721347639797330&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2142721347639797330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2142721347639797330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/muhammed-kutub.html' title='MUHAMMED KUTUB - AKİDE, ŞERİAT VE HAYAT YOLU : &apos;LA İLAHE İLLALLAH&apos;'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv2t8pP-UI/AAAAAAAAA6o/gOrHUzpDzQY/s72-c/MUHAMMED+KUTUP.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-69797893120033601</id><published>2008-07-02T14:40:00.001-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:19.014-08:00</updated><title type='text'>SAİD HAVVA - MEDENİYET SADECE İSLAM'DADIR</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv16m5OZSI/AAAAAAAAA6g/BjsNvYeSZvs/s1600-h/SA%C4%B0D+HAVVA.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv16m5OZSI/AAAAAAAAA6g/BjsNvYeSZvs/s400/SA%C4%B0D+HAVVA.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218534980460635426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEDENİYET SADECE İSLAM'DADIR (SAİD HAVVA)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEDENİYET SADECE İSLAM'DADIR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâmiyet, yalnız iki çeşit toplum tanır: İslâm Toplumu ve Cahiliye toplumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İslâm Toplumu" inanç, ibadet, yasa, sosyal düzen, ahlâk ve davranış olarak içinde İslâmın uygulandığı toplumdur. “Cahiliye Toplumu” ise içinde İslâmın uygulanmadığı, İslâm inancının, İslâm düşüncesinin, İslâmi değer hükümlerinin, İslâmi ölçülerin, İslâm düzeninin, İslama ait hukuk sisteminin, İslâm ahlâk ve davranış tarzının hükmetmediği toplumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm toplumu, Allah'ın şeriatını kendine kanun edinmediği halde kendilerine “Müslüman” sıfatını yakıştırmış olan insanların teşkil ettiği toplum değildir. Bu toplum isterse namaz kılsın, oruç tutsun ve Beyt-ül Haram'ı ziyaret etsin. İslâm toplumu bir takım kimselerin Allah belirlediği ve Peygamberimizin -Salât ve Selâm üzerine olsun- açıkladığı ilkeler sistemi dışında keyiflerine göre uydurup "Modern İslâmiyet" adı altında ortaya koydukları şey de değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Cahiliye Toplumu" hepsi de aynı ortak niteliği taşımak üzere çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bu toplum, Allah'ın varlığını tanımayan, tarihi, diyalektik ve materyalist açıdan yorumlayan ve sosyal düzen olarak "Bilimsel Sosyalizm" adını verdiği bir modeli uygulayan bir toplum olabilir. Bazan da ulu Allah'ın varlığını inkâr etmeyen, fakat O'nu yeryüzü egemenliğinden azlederek yalnız göklerdeki egemenliğini onaylayan, böylece hayat düzeninde O'nun şeriatını uygulamayan ve insan hayatı için değişmez olduğunu buyurduğu değerleri geçerli saymayan, havralarda, kiliselerde ve camilerde ibadet etmeyi insanlara mubah görürken sosyal hayatta Allah'ın şeriatının hükmetmesini istemeyi yasaklayan bir toplum olarak da karşımaza çıkabilir. Bu toplum, böylece, Allah'ın yeryüzü üzerindeki hakimiyetini, ya inkâr etmekte veya askıya almaktadır. Oysa, ulu Allah aşağıdaki âyet-i kerime ile bu hakimiyetin kesinliğini bildirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O, gökde de, yeryüzünde de İlâh olandır."(Zuhruf suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden söz konusu toplum, aşağıdaki ayet-i kerimenin belirlediği "Allah'ın din"inde değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Egemenlik yalnız Allah'a mahsustur. O sadece kendisine kul olmamızı emretti. Dosdoğru din budur. (Yusuf suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplum, her ne kadar Allah'ın varlığını tanısa da, her ne kadar insanların havralarda, kiliselerde ve camilerde ibadet etmelerini serbest bıraksa da bu yüzden cahiliye toplumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İslâm Toplumu" bu niteliği ile, tek olarak "Uygar Toplum"dur. Cahiliye toplumları ise bütün çeşitlen ile geri toplumlardır. Bu önemli gerçeği açıklamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zaman basılmakta olan bir kitabım hakkında "Uygar İslâm Toplumuna Doğru" adı altında ilân vermiştim. Bir sonraki ilânda, konusuna uygun olarak kitabın adının "İslâm Toplumuna Doğru" olmasını yeterli görerek daha önceki isimde geçen "Uygar" kelimesini çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu isim değişikliği yazılarını Fransızca yazan bir Cezayirli yazarın nazarı dikkatini çekti. Bu isim değiştirme işlemini "psikolojik bir savunma tavrı" diye niteledi. Şuuraltından kaynaklaman bu tavrın beni meselenin gerçek yüzü ile karşı karşıya gelmekten alıkoyduğunu ileri sürerek davranışımdan esef duyduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben o yazarı mazur görüyorum. Önceleri ben de onun gibi idim. Bir zamanlar* şimdi o nasıl düşünüyorsa, ben de onun gibi düşünüyordum. İlk defa olarak bu konuda yazı yazmayı düşündüğüm zaman. O zaman kafamı kurcalayan mesele, şimdi onunkini kurcaladığı gibi "Uygarlığın Tarifi" meselesi idi. Psikolojik ve aklî yapımı henüz yabancı kültür tortularının baskısından kurtaramamıştım. Bu tortular, İslâm anlayışı ile bağdaşmayan, yabancı kaynaklardan geliyordu. Ne varki, bu tortular görüş açımı karartıyor, bulandırıyor, görüş açımı bulutlandırıyor, böylece beni köklü ve açık bir görüşe ulaşmaktan alıkoyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra mesele aydınlandı. "Uygar Toplum" sadece "İslâm Toplumu" idi. Buna göre "Uygar" deyimi, hiç de yeni şey ifade etmeyen boş bir sözdü. Tersine, bu kelime benim görüş açımı bulandırarak köktü ve açık bir kanaate sahip olmamı engelleyen sözkonusu yabancı ve İslâm düşüncesi ile bağdaşmaz bulutların okuyucunun zihnini bulandırmasına yol açardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, tartışma "Uygarlığın Tarifi"nden doğuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumda yüce egemenlik, ilâhi şeriatın dokunulmazlığı benimsenmek suretiyle, sırf Allah'a ait olunca, bu tutum, insanın gerçek ve kâmil manada kula kulluktan kurtulduğu biricik model olur. Bu model aynı zamanda "insanî uygarlık" deyiminin pratiği de olur. Çünkü insan uygarlığı, insanın gerçek kurtuluşu ve toplumdaki her ferdin mutlak onur sahibi olması ilkesine dayanmayı gerektirir. Kanun koyanlar ve bu kanunlara uyanlar diye ikiye ayrılan bir toplumda, gerçek manada insan hürriyetinin, insan onurunun varlığından bahsedilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adım daha ileri giderek şeriat getirmek demenin, şeriat teriminin günümüzdeki dar anlamında anlaşıldığı gibi, sadece kanun koymak demek olmadığını belirtelim: Düşünce tarzları, yaşama tarzları, değer hükümleri, ölçüler, gelenek ve görenekler, bunların tümü fertlerin baskısına boyun eğdiği ve şeriat sunmak teriminin kapsamı içinde görülmesi gereken unsurlardır. İnsanların bir kısmı geri kalanlar üzerinde bu konularda baskı uygular da toplumun bir kısım fertleri bu baskılara boyun eğerse, o toplum hür bir toplum olamaz. O daha önce belirttiğimiz gibi, bir kısmı efendi, ulu ve geride kalanların onlara kul olduğu ve bu yüzden "geri kalmış" sıfatını taşıyan, ya da İslâmi terimle bir "Cahiliye toplumu"dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm toplumu ise, tek ilâhın egemenliğini benimsemiş ve insanlarını kula kul olmaktan kurtararak tek Allah'ın kulu olmaya yüceltmiş olan yegâne toplumdur. Böylece İslâm toplumunun bireyleri, insan uygarlığının temel dayanağı olan ve Allah'ın takdiri olan insan onurluluğunu temsil eden gerçek ve kâmil manada kurtuluşa kavuşmuş olurlar. Çünkü Allah C.C. insanı yeryüzündeki kendi halifesi olarak ilan ediyor ve onu yüce toplumun üyesi sayarak şereflendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumda birleşmenin temel taşı, inanç, düşünce biçimi ve yaşama tarzı olunca, bunların tümü de kulun kula kulluğunu temsil edecek yeryüzü menşeyli ilâhlara değil de insanın yücelik ve üstünlüğünü temsil etmek üzere tek Allah'a dayanırsa, bu birlik insanın en üstün özelliği olan ruh ve fikir özelliğini temsil etmiş, ön plana çıkarmış olur. Fakat bir toplumda birleşmenin temel taşı milliyet, deri rengi, ırk ve toprak parçası ve bunlara benzer bağlar olursa milliyetin, deri renginin, ırkın ve toprak parçası ortaklığının insanın yüce özelliklerini temsil edemeyeceği meydandadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insan, milliyet, deri rengi, ırk ve toprak parçası ortaklığı ötesinde ve dışında yine insan olarak kalır, ama ruh ve düşünceden uzaklaşmış, mahrum olmuş bir insan düşünülemez. Ayrıca insan, sırf hür iradesine dayanarak inancını, düşünce biçimini, görüş açısını ve hayat tarzını, metodunu değiştirebilir. Fakat milliyetinin, derisinin rengini değiştiremez. Hangi ırkın çocuğu olarak ve hangi sınırları çizilmiş toprak parçası üzerinde doğacağını tayin edemeyeceği gibi. Buna göre bireyleri hür iradelerine ve şahsi tercihlerine dayanan bağlar etrafında biraraya gelen toplumlar, uygar toplumlardır. Buna karşılık, bireyleri kendilerine insan niteliği kazandırmış olan iradelerinin dışında kalan bağlar etrafında biraraya gelmiş olan toplumlar, geri kalmış İslâm terimi ile “Cahiliye Toplumları”dırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : www.izlerforum.com&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-69797893120033601?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/69797893120033601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=69797893120033601&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/69797893120033601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/69797893120033601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/said-havva-medeniyet-sadece-islamdadir.html' title='SAİD HAVVA - MEDENİYET SADECE İSLAM&apos;DADIR'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGv16m5OZSI/AAAAAAAAA6g/BjsNvYeSZvs/s72-c/SA%C4%B0D+HAVVA.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-6018720536104725996</id><published>2008-07-02T14:27:00.001-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:19.167-08:00</updated><title type='text'>ATİLLA FİKRİ ERGÜN - KÖLELER BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR !</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvy5ZPgW7I/AAAAAAAAA6Y/tXgwgD7QYe8/s1600-h/AT%C4%B0LLA+F%C4%B0KR%C4%B0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvy5ZPgW7I/AAAAAAAAA6Y/tXgwgD7QYe8/s400/AT%C4%B0LLA+F%C4%B0KR%C4%B0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218531661081238450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÖLELER BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR ! (YENİ)  &lt;br /&gt;30/06/2008 - 00:21  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Atilla Fikri Ergun  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;KÖLELER BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut sistem içerisinde yaşayan insanlar olarak bugün hepimiz, sistemin kitleleri köleleştirme gayretinden nasibimizi almış bulunuyoruz. Bir başka ifadeyle sistem, ekonomik, siyasi ve askeri organizasyonlarıyla hepimizi çepeçevre kuşatmış durumda. Bu bağlamda bugün halkın, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçları mevcut sistem tarafından alenen ipotek altına almıştır. Bunun yazı sıra sitem, Firavun misali topluma kendi resmi din anlayışını dayatmaktadır. Yani sistemin takdir ettiği oranda gayri safi milli hasıla'dan pay alacaksınız, sistem lütfederse başınızı sokabileceğiniz bir konut sahibi olacaksınız, çocuklarınızı Milli eğitim'e emanet edeceksiniz, sistemin sosyal kurumlarına (!) ödemenizi yaptığınız müddetçe de sağlık ihtiyaçlarınız şu veya bu şekilde karşılanacak. Hepsinden de önemlisi efendilerinizin öngördüğü şekilde inanacaksınız. Bilal, Daru'n-Nedve'de imanını açığa vurduğunda Ümeyye b. Halef'in söylediği şu sözler manidardır : "Unutma Bilal, sen benim kölemsin, seni satın aldığımda ruhunu da satın aldım, terbiye etmesini bilirim !" Dolayısıyla bugün yaşananlara baktığımızda aynı zihniyetin tasallutu altında bulunduğumuzu görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih bize, kölelerin bu durum karşısında iki tür davranış biçimi sergilediklerini göstermektedir : İtaat ve mücahede. O halde bugün, iki ayrı tercih hakkına sahibiz : Ya efendilerimizin (!) karşısında boyun bükeceğiz ya da cihad ruhuyla hareket edeceğiz. Ancak işin zor kısmı bundan sonra başlıyor. İçinde bulunduğu durumun farkına varan insan, bu aşamadan sonra öncelikle tercihlerinin beraberinde ne getireceğini düşünmeye koyuluyor. Efendilerine itaat etmesi halinde şöyle ya da böyle karnını doyuracak ve hayatını idame ettirecektir. Başkaldırı halinde ise efendilerinin gözünde hedef tahtası haline gelecek, işkence, açlık, sefalet ve hatta ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bir başka ifadeyle ya onursuz bir biçimde yaşam sürecek ya da onurlu bir mücadele vererek her türlü musibete göğüs gerecek, nihayetinde ise seçim yapma hakkına sahip hür bir insan olarak yaşama veda edecektir. Sahih bir inanca sahip olmayanlar için onursuzca da olsa karnını doyurmak, efendilerinin takdir ettiği ölçüde dünya nimetlerinden faydalanmak ve hepsinden de önemlisi hayatın idamesi esastır. Lakin Allah'a ve ahiret gününe inananlar için durum bundan oldukça farklıdır. İşin ilginç yanı, tarih boyunca sahih bir inanca sahip olmayanların arasından da hayatlarını ortaya koyarak bu uğurda sonuna kadar mücadele veren insanların çıkmış olmasıdır; adalet aşığı İran'lı Mazdekiler *, Spartaküs'ün peşine takılan köleler, Bedreddin'in yanında yer alan Sakız'lı Rum gemiciler ve Yahudi esnafları **... Örnekleri çoğaltmak mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne yazık ki biz, bugün kendimizde cihad ruhuyla hareket edecek gücü bulamıyoruz. Üstelik mensubu olduğumuz inanç itibariyle (İslam), zulmü bertaraf edecek tüm dinamiklere sahip olduğumuz halde. Zira bu din bize, Allah'tan başkasına kulluk etmemeyi, Allah yolunda mallarımızla ve canlarımızla cihad etmeyi, yeryüzünde fitne (zulüm ve baskı) kalmayıncaya ve yalnızca Allah'a kulluk edilinceye (din yalnızca Allah'ın oluncaya) kadar müşriklerle ve kafirlerle savaşmayı emretmekte ve yüce yaratıcı bizi yeryüzünde egemen kılacağına, inancımızı bizim için kuvvetle kökleştireceğine ve çekilen onca korku ve kaygıdan sonra bizi mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermektedir. (bknz. Nur : 55) Dolayısıyla vahiy insanı özgürleştirmeyi esas alır, onu yalnızca Allah'ın kulu haline getirerek, başkaları tarafından boynuna dolanmış olan tüm zincirleri kırar ve onu kendi başına iş yapabilecek hale getirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir vakit Musa halkına : “Ey halkım !” demişti, “Allah'ın size bahşettiği nimetleri hatırlayın ki O, aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi Melikler kılmış (kendi-kendinizin efendisi yapmış) ve dünyada başka hiç kimseye göstermediği lütfunu size göstermişti." (Maide : 20) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lafzen, “Sizi melikler yapmış...” Müfessirlerin çoğunluğuna göre (mesela, Taberî, Zemahşerî, Râzî), İsrailoğulları'nın “efendiliği / melikliği”, onların Mısır'daki köleliklerinden sonraki özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına mecazî bir işarettir ve “melik / efendi” terimi burada “kendi işlerine hakim olan” ve bu nedenle seçtiği herhangi bir hayat tarzını serbestçe uygulayabilen “özgür kişi”yi ifade eder (Menâr VI, 323 vd.)" *** Bu noktada İlahi kelamın bilgisine sahip olan Müslüman birey ve topluluklar, egemen şer güçlerin insanlığın boynuna vurduğu prangaları kırmaya yönelik bir misyon üstlenmek durumundadırlar. Öyle ki, bu aynı zamanda peygamber'in de (S) misyonudur : "...o peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten yasaklar, onlara temiz ve güzel şeyleri helâl, pis şeyleri ise haram kılar. Onların sırtlarına vurulmuş yükü indirip boyunlarına geçirilmiş zincirleri çözer. O peygamber'e inanan, ona saygı gösterip onu destekleyen ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar; işte kurtuluşa erenler onlardır." (A'raf : 158) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu din insanı kula kulluk etmekten kurtaracak her türlü dinamiği bünyesinde barındırmasına karşın bizim, sahih bir inanca sahip olmadıkları halde zulme karşı verdikleri amansız mücadeleyle tarih sahnesinde boy gösteren insan toplulukları kadar cesur ve etkili olamamamızın sebebi nedir ? Bu durum, dünya hayatına karşı duyduğumuz aşırı sevgiden kaynaklanmaktadır. Sonradan sahip olduklarımızı kaybetme korkusu ve dünyaya tapıcılık... Oysa Kur'an'ın ifadesiyle, "Bu dünya hayatı, bir oyun-eğlenceden ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir; ahiret hayatı ise Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar için çok daha hayırlıdır" (En'am : 32). "Peygamber (S) ise şöyle söylemektedir : "Bu Bedir'in çocukları (Bedir'de savaşan sahabe) akıllı, uyanık ve beceriklidirler. Onlar ki, Bedir'de öldürüldüler ve onlar ki, doğru dürüst ibadet etmeden, bir namaz kılamadan, bir oruç tutamadan cennet'e gittiler." Çünkü onlar yeni Müslüman olmuşlardı. Henüz birtakım şeyleri öğrenme fırsatı bulamadan birden bire bir sorun ortaya çıktı ve kendilerini o sorunun içerisinde buldular. Gittiler Bedir veya Uhud şehidlerinden oldular. Dolayısıyla bu bir beceriklilik, akıllılık ve uyanıklıktır." (Ali Şeriati, 'Kendini Devrimci Yetiştirmek', shf. 37) Biz ise bugün sürekli olarak teori geliştirmekte, söylem üretmekte ve karanlığa karşı sövmekteyiz. "Çapımız bu kadar" diyerek kendimizi yetersiz görmekte, ellerimize ve ayaklarımıza vurulmuş olan zincirlerden başka kaybedecek hiçbir şeyimizin olmadığını idrak edememekteyiz. Üstüne üstlük "Sayımız az, güçsüzüz" diyerek niteliği niceliğe kurban etmekteyiz. Halbuki, "İslam, sayı azlığından dolayı asla darbe yiyici ve mahcup olucu değildir" (Hz. Peygamber'in (S) Havazin seferine çıkacak 12.000 silahlı Müslümana hitaben yaptığı konuşmasından - Ali Şeriati, 'Ne Yapmalı ?' shf. 20) (Ayrıca bknz. Bakara : 249, Enfal : 65-66)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne yazık ki, Kur'an'a bütüncül yaklaşmak yerine parçacı bir anlayışla hareket etmek günümüz itibariyle adet halini almıştır. 'Günümüz Müslümanı' Kur'an'a bakmakta (Dikkat edin ! 'Okumak' demiyorum) fakat ne hikmetse hergün yapraklarını çevirip durduğu kitabın içerisinde sürekli olarak hidayeti, takvayı, namazı, zekatı, orucu ve haccı görmesine karşın; kıyamı, hicreti, cihadı ve şehadeti görememektedir. Daha da vahim olanı ise bu vurdumduymazlığın tedriciliğe fatura edilmesidir. Bu nasıl bir tedriciliktir ki, geride kalan yaklaşık elli senelik zaman zarfı içerisinde bir aşamadan diğer bir aşamaya geçiş gerçekleşememektedir ? Oysa bütüncül yaklaşım içerisinde ne salatsız bir imanın ne de cihadsız bir hicretin hiçbir değeri yoktur. Bunların tümü bir bütündür ve birbirinden ayrı düşünülmeleri mümkün değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle iken, bugün halihazırda yürütülen çalışmaların öncelikli amacı, gerçek anlamda güç haline gelmek olmalıdır. Zira mevcut dizilişi bozup onu yeniden kurmak ancak tam teşekküllü bir güç haline gelmekle mümkündür. Aksi halde ağzı iyi laf yapan, oturduğu yerden onu bunu eleştiren, haftada bir gün sohbet için biraraya gelen, amaçsız ve anlamsız bir biçimde belde belde gezerek dost meclislerinde yer alan kuru kalabalıklar olmaktan öteye gidemezsiniz. Bu durumda öncelikle samimi, akıllı, cesur (bedel ödemekten çekinmeyen), hak ve adalet aşığı insanlara ihtiyacımız var; akıl oyunları yaparak ayetler arasında gezinen, sürekli olarak teori, söylem ve eleştiri üretenlere değil ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasıl-ı kelam; cevaplanması gereken öncelikli soru şudur : Boyun eğmek kölelerin daimi kaderi midir ? Hayır ! Köleler boyun eğmek zorunda değildir; çünkü özgür de olabilirler. Yeter ki, niyetler ve ameller salih olsun. Zira "İnsana uğrunda çaba gösterdiğinin dışında başka bir şey verilmeyecektir." (Necm : 39) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Haziran 2008 / İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla Fikri Ergun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;atilla.fikri.ergun@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Muhammed Esed, Kur'an Mesajı (Meal-Tefsir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-6018720536104725996?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/6018720536104725996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=6018720536104725996&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6018720536104725996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/6018720536104725996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/atilla-fikri-ergn-kleler-boyun-emek.html' title='ATİLLA FİKRİ ERGÜN - KÖLELER BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR !'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvy5ZPgW7I/AAAAAAAAA6Y/tXgwgD7QYe8/s72-c/AT%C4%B0LLA+F%C4%B0KR%C4%B0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2664962318888434418</id><published>2008-07-02T13:27:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:19.599-08:00</updated><title type='text'>ALLAH ' A GİTMEZSEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvrAcyYX2I/AAAAAAAAA6Q/Uj6Iw-4_B_4/s1600-h/FURKAN%25202_jpg.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvrAcyYX2I/AAAAAAAAA6Q/Uj6Iw-4_B_4/s400/FURKAN%25202_jpg.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218522986198884194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvlDVTU4VI/AAAAAAAAA6A/gahh5ZJGSTI/s1600-h/allahagitmezsenid7.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvlDVTU4VI/AAAAAAAAA6A/gahh5ZJGSTI/s400/allahagitmezsenid7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218516438659424594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2664962318888434418?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2664962318888434418/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2664962318888434418&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2664962318888434418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2664962318888434418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/07/allah-gitmezsen.html' title='ALLAH &apos; A GİTMEZSEN'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGvrAcyYX2I/AAAAAAAAA6Q/Uj6Iw-4_B_4/s72-c/FURKAN%25202_jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-5360963998835121938</id><published>2008-06-26T00:08:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:19.941-08:00</updated><title type='text'>HİKMET ERTÜK - SİZ SİZ OLUN</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAluXcDFI/AAAAAAAAA5s/IYzKuXe7Axo/s1600-h/ALLAH.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAluXcDFI/AAAAAAAAA5s/IYzKuXe7Axo/s400/ALLAH.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216083810270841938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİZ SİZ OLUN...  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİZ SİZ OLUN…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Âlemlerin Rabbi, Melik'i, İlah'ı olan yüce Allah'a sonsuz hamd-ü senalar olsun ve insanların tanıyıp idrak edebildikleri nispetince sevebildikleri son peygamber, önderimiz Muhammed'e (S) salat-u selam olsun" diyerek siz kardeşlerimi selamların en güzeliyle selamlıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinizin malumudur ki, şu an yaşadığımız günlerin her zamanki günlerden daha başka bir önemi var. Mübarek Ramazan ayını idrak etmekteyiz. Bu vesileyle bütün kardeşlerimizin Ramazan ayı mübarek olsun. İnşallah vahyin ilk kez indiği bu Kur'an ayında vahiy bizlerin yüreğini de ilk günkü tazeliğiyle kaplar ve arınmamıza vesile olur. Ramazan ayı vesilesi ile kardeşlerimiz sitemizde bu aya ilişkin konulara bol bol değindiler. Allah hepsinden razı olsun. Ben bu editör yazımızda yine sitemizle ilgili genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Daha önceki yazımda mutlu bir aile olacağız demiştik. İnşallah bu mutluluğu huzuru hep birlikte hissetmişizdir. Bu bağlamda sitemizi takip eden siz değerli kardeşlerimizin Peygamberimizin(S) unutulmaya başlayan bir sünneti olarak tanışma geleneğimizi de gündemlerine almalarını istiyoruz. Sitemiz yazarlarını her zaman rahatsız ediniz. Zamanlarını isteyiniz. Kendiniz adına aldığınız bu zamanlardan İslami yaşantınıza katkı noktasında faydalar çıkarın. En önemlisi de ziyaretlerde bulunun, tanışın. Bizler "Hangi cemaattensin ?" sorusunun sorulduğu bir tanışma biçimini hiçbir zaman ve hiçbir şekilde uygun görmedik. Öyle ki; İnsanları Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? (Fussilet–33) "Hangi cemaattensin ?" sorusunun sorulduğu bir tanışma biçimini hayatımızdan tamamen çıkarıp, kendi mahallemizde oturan, aynı düşünceyi paylaştığımız ancak gurupsal taassup nedeniyle kucaklaşamadığımız kardeşlerimizle de kucaklaşmak ve birbirimize sarılmak istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerin de fark ettiği gibi sitemizde tecrübeli yazar ağabeylerimiz dışında yazar değişikliklerine gidiyoruz. Öyle kii bu değişiklikler hiçbir şekilde ayrılıklar ya da sorunlar sebebiyle olmamaktadır. Zaten sitemizin amaçlarından bir tanesi de kardeşlerimize yazı yazma alışkanlığı kazandırmaktır. Bu sebeple sizleri de yazı yazmaya davet ediyoruz. Özellikle konuşmanın çok kolay olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Öyle ki konuşurken kendimizi bile dinleme gereği duymuyoruz. Söylediğimiz sözü taşıyıp taşıyamayacağımıza, bize ait olup olmadığına, hak edip etmediğimize bakmıyoruz. Düşüncelerimizi kalemle yazıya döktüğümüzde yazdığımız şeyleri de okumuş olacağız, böylelikle kendimizi de dinlemiş olacağız. Bir yönüyle yazmak bu rahat konuşma dilimiz hakkında bizleri düşünmeye sevk edecektir. Bize ait, bizim olan azığımızla yürümemize yardımcı olacaktır. Bu sebeple ‘’ Senin Rabbin insana kalemle yazmayı Öğreten en büyük ikram sahibidir.(Alak–5) ayeti gereği bizlere yazı yazmayı öğreten Rabbimize hamd ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen ay nedenini anlayamadığımız bir şekilde sitemizle birlikte birkaç İslami siteye daha saldırılar (virüs) oldu. Bu konu ile ilgili sıkıntımız olursa şimdiden sizlerden hakkınızı helal etmenizi istiyoruz. Şu an itibariyle her ay takip edilme, izlenme oranımız artmaktadır. Ancak önümüzdeki süreç içerisinde ziyaretçi sayısının daha da arttığı bir site olmayı hedefliyoruz ve bu artışı sizlerin de desteğiyle yakalayacağımızı düşünüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanı sıra sitemizin sol sütunundaki tavsiye edilen kitaplar bölümündeki kitap çalışmasına daha yoğunluklu katılmanızı arzu ediyoruz. Sizlerin de önereceği kitaplar olursa, bu konuda tavsiyede bulunursanız ileriki dönemlerde o kitapları da hep birlikte işleyebiliriz. Tavsiyelerinizi özenle yerine getiriyoruz. İletişim kurmaktan çekinmeyiniz. Kardeşlik ilişkilerimizi hep birlikte geliştirelim. Özellikle birtakım konularda çok hassas olan kardeşlerimize sitemizin sadece bizlere değil farklı kesimlere de hitap etmesini amaçladığımızı söylemek istiyorum. Bundan rahatsızlık duymayalım. Genel akidevi kaidelere zaten dikkat ediyoruz. Çünkü farklı kesimlere tebliğ sorumluluğumuz var. Tabii ki, bu da tepeden inme değil, ilk dönem ahlaki ilkelerle, bedeni ruhtan, aklı kalpten ayırmayarak gerçekleştirilen bir çalışmadır. Yoksa islam'ın tümünden haberdarız ve aynı şekilde bir dil kullanabiliriz. Fakat bu amaç edinilen noktada yürümemiz için azık alınmadan çıkılan bir yolculuk olacak ve biz hep kendilerine ait olmayan beyinlere, kendilerine ait olmayan kalplere hitap etmiş olacağız. Dolayısıyla böyle bir şeyi istemiyoruz. Kardeşlerimizin neyi niçin söylediğini bilen, ağızlarından çıkan sözlerin ispatının hayatlarında yaşanması gereken sorumluluğunun bir parçası olduğunu anlayan, kardeşi için olabildiğince kendinde olan kazanımlarını paylaşabilen, kısacası sözde değil özde birer Müslüman olarak var olabilmelerini arzu ediyoruz. Bu da sağlam bir kişisel gelişim bilgisinin alınması, ahlaki kuralların kavranması ile oluşacak bir ilk düşünsel yapıdır. Bu ümmetin şahsiyetli insanlara ihtiyacı var. Ödünç kafayla düşünüp, ödünç kalple duymak yerine , kendi kafasıyla düşünüp kendi kalbiyle duyan insanlara ihtiyacı var. Sonrasında zaten kişi aldığı bu yakıtla yapması gereken şeyleri kendi isteğiyle yapacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerin de takip ettiği gibi internet ortamında tevhidi çizgide birçok site bulunmakta ve yenileri de eklenmektedir. Allah bütün kardeşlerimizden razı olsun. Hepsinin de ümmetin farklı sorunlarını gündeme getiren ve mevcut boşlukları dolduran güzel yanları var. Bu vesile ile daha önce bizim sitemizde emeği geçen tüm kardeşlerimize teşekkür ediyoruz. Allah hepsinden razı olsun. Bulundukları yeni ortamlarını da güzelleştireceklerine eminiz. Tevhide Doğru ailesi olarak en çok özen gösterdiğimiz şey gerçek hayatta kardeşlerimizle oluşan sorunların sanal ortama da taşınmamasıdır. Kardeşlerimizin hepsini çok seviyoruz. Öyle ki metodsal yöntemleri ayırıcı özellikler olarak görmüyoruz. Bizler daha çok sitemizde kardeşlerimizin kendilerinde olan iyi ya da kötü yanlarını gerçek manada tanımalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. İstiyoruz ki henüz kendilerine ait olmayan, kazanmadıkları söylemlerle yol almasınlar. İçsel arınmalarını, kendileriyle tanışma dönemlerini tamamladıktan sonra yola koyulsunlar. Bizde olmayan, yapamayacağımız söylemlerle yol almak hiçbir zaman başarıya zafere giden yol olmayacaktır. Ümmetin sürekli itiraz eden, birbirleriyle çatışan erlere değil, islamın en güçlü otorite olduğu dönemde bile makam ve mevki sevdasında olmayan ‘’biz caminin önündeki takunyalar olmaya razıyız’’ diyen gençlere, gönül erlerine ihtiyacı var. Bırakın haklı olsun kardeşleriniz, bizler haklılık yarışına girmeden Allah'ın yoluna sevdalanalım. Avucumuzda ki yanan kor ateşle yaşamayı öğrenelim. Ortaya konan en küçük bir emeği dahi önemsiyoruz. Sakın gördüğünüz yanlışlıkları hemen yanınızdaki arkadaşınızla paylaşmayın. Önce yanlış olarak gördüğünüz şeyleri karşı taraftaki kardeşinize sorun, nedenlerini öğrenin. Birbirlerimizle çekinmeden konuşalım, dertlerimizi, sıkıntılarımızı, kırgınlıklarımızı Kur'an'ın yol göstericiliğinde çözme yoluna gidelim. Bizlerin siz kardeşlerimizden başka kimsesi yok. Gidecek yerimiz de yok. Yokluğumuzda çok iyi anlayacağımız özlemlerimizi gelin bir arada iken de gerçekleştirelim. Birbirlerimize yardımcı olalım, dertlerimizi dert edinelim. Niyeti Allah'ın rızasını kazanmak olan güzel şeylere katkıda bulunalım, yardımlaşalım. İsmet Özel’in dediği gibi sakın ha; Siz siz olun, birisine göle yoğurt mayası çalarken rastlarsanız, zinhar onunla alay etmeye kalkışmayın. Mümkünse mayanın ziyan olmaması için çanağı siz tutuverin. Bakın o zaman neler oluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet Ertürk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmeterturk@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-5360963998835121938?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/5360963998835121938/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=5360963998835121938&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5360963998835121938'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5360963998835121938'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/hikmet-ertk-siz-siz-olun.html' title='HİKMET ERTÜK - SİZ SİZ OLUN'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAluXcDFI/AAAAAAAAA5s/IYzKuXe7Axo/s72-c/ALLAH.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-361707053535567748</id><published>2008-06-26T00:05:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:20.454-08:00</updated><title type='text'>HİKMET ERTÜRK - İÇİMİZDEKİ VEBA GIYBET</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAILzV5II/AAAAAAAAA5k/FlniUNY0c4o/s1600-h/GIYBET.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAILzV5II/AAAAAAAAA5k/FlniUNY0c4o/s400/GIYBET.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216083302776431746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM__47MeaI/AAAAAAAAA5c/7cTylIsWOnY/s1600-h/H%C4%B0KMET+ERT%C3%9CRK.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM__47MeaI/AAAAAAAAA5c/7cTylIsWOnY/s400/H%C4%B0KMET+ERT%C3%9CRK.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216083160270141858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÇİMİZDEKİ VEBA : GIYBET  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İÇİMİZDEKİ VEBA: GIYBET &lt;br /&gt;"Âlemlerin Rabbi, Melik'i, İlah'ı olan yüce Allah'a sonsuz hamd-ü senalar olsun ve insanların tanıyıp idrak edebildikleri nispetince sevebildikleri son peygamber, önderimiz Muhammed'e (S) salat-u selam olsun" diyerek siz kardeşlerimi selamların en güzeliyle selamlıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayın editör yazısında hepimizin bir şekilde muzdarip olduğumuz, güzel amellerimizden kazandığımız sevaplarımızın yok olması anlamında tehlikeler atlattığımız gıybet konusunu işlemeyi düşünüyorum. İnşaallah hep birlikte bu kötü alışkanlığımız hakkında bilgi sahibi olur ve bu gibi kötü alışkanlıklarımızı hayatımızdan atabiliriz. Çünkü bu kötü alışkanlığımız, içerisinde bizleri birbirimizden sürekli uzaklaştıran bir etkiyi barındırıyor. Zalimlerle uğraşımızın olması gerektiği ve bu uğraşımızda birbirimizden başka yardımcımız olmadığını da düşünürsek bu sorunumuzu bir an çözme sorumluluğumuz var. Tabii işiteceğimiz ve yaşamımıza aktaracağımız sözlerin Rabbimizin ve Allah Resulü’nün sözleri olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. İsterseniz Ayetlerle konumuza giriş yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Zira şeytan aralarına yamukluk sokmak ister, o insan için her daim apaçık bir düşmandır." (İsra: 53) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir kardeşimizle sorunlar yaşayabiliriz. Yaşanan şeylerde haklı da olabiliriz. Ancak bağlı bulunduğumuz bir sistem var ve İslami ilkelere uymak zorundayız. O yüzden de kaba ve küfürlü sözlerle birbirimize hitap edemeyiz. Rabbimiz birbirimize karşı sözün en güzeli ile karşılık vermemizi öneriyor. Umulur ki bu güzel sözler “Körler sağırlar birbirini ağırlar”,’’Tekfirci fitneciler’’, ‘’Riya ve gösteriş meraklıları’’,’’Hasta’’ vb. şeklinde başlayan hitabet sözleri olmasın. Çünkü iyilikle kötülük bir değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyilikle kötülük bir değildir, kötülüğü en güzel olanla sav; işte o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse sıcak bir dost oluverir. Bu güzel haslete ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük nasip sahipleri kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtükleyecek olursa hemen Allah'a sığın, O Semi'dir, Alim'dir. (Fussilet : 34-36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki Rabbimiz yukarıdaki ayetde 'Müslüman', 'Müslüman değil' ayrımı yapmamıştır. Hal böyle iken eğer kötülüğü kardeşlerimiz yapıyorsa İslam'ın maslahatı gözetilerek bu tepkiye aynısıyla karşılık vermemek gerekir. Zaten ayette muhataplarımıza onların yaptığı şeylerin aynısı ile karşılık vermemiz tavsiye edilmiyor. Ama buna rağmen içsel zafiyetlerimiz sebebiyle şeytanın da vesveselerine yenik düştüğümüz anlarda itidalli davranamıyor, yanan ateşi daha da alevlendiriyoruz. Aynı şekilde çirkin sözlerle cevaplar vermenin bir vesvese olduğunu söylüyor Rabbimiz ve kendisine sığınıp sabırlı olmamızı tavsiye ediyor. Bunun da büyük bir nasip olduğunu ifade bediyor. Öyleyse sürekli "Kardeşlik" deyip bu ayet hiç yokmuş gibi birbirimize kötü laflar yetiştirmeye çalışmamız 'Anlamak'’ konusunda zafiyetlerimizin olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Onlar (takva sahipleri) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah muhsinleri (iyilik edenleri) sever." (Al-i İmran: 134)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler..." Burada Rabbimiz, takva sahibi olduğumuz iddiasına karşı hepimize sesleniyor. Takva sahibi olmanın, Allah’ın bizleri sevmesinin, öfkemizi yutup kardeşlerimizi affetmemizden geçtiğini belirtiyor. Ama bu affetme sözde kalıyor. Allah’ın sevdiği kullar olmak öfke anında öfkemizi bir kenara bırakıp o kişiyi affetmek ve ilişkilerimizi devam ettirmekten geçiyor. Yalnız bir şeyi küçümsemeyelim. O da öfke anında böyle bir affetme duygusunu yakalamanın çok zor olduğudur. Ama Allah’ın sevgisini kazanmak da bu kadar kolay olmamalı tabii. Kardeşlerimizin öfkeli anlarını bir kenara bırakalım, çok mutlu oldukları anlarda bile kardeşlerini affetmeye yanaşmamaktadırlar. O halde bu anlamsız hareketlerimizle Rabbimizin sevgisini kaybetmeyelim. Sözlerimizle hareketlerimiz uyum içerisinde olsun. "Çok seviyoruz" dediğimiz Rabbimizin sözlerini dinleyelim. Şimdi bu ayetlerden de haberdar olduğumuza göre Allah’ın öfkesini de kazanmamak adına kardeşlerimizi affettiğimizi, kardeşler olduğumuzu söylerken ilişkilerimizde kullandığımız dil bizleri yalancı çıkarabiliyor. Sözlerimiz ilişkilerimize yansımıyor. Eğer bizler gerçekleri açık ve cesur bir ortamda, eşit şartlar altında paylaşabilseydik, kardeşlerimizle baş başa iken başka, yanlarından ayrıldığımızda, farklı bir ortamdayken daha başka olmasaydık kavgalara, üzüntülere yer kalmayacaktı. Unutmayalım ki tüm kötülükler, gıybeti de beraberinde taşır. Şimdi sizleri çeşitli kaynaklardan faydalanılan, alıntılar yapılan aşağıdaki çalışmayla baş başa bırakalım. İnşallah sıkılmadan sabırla okuyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GIYBET TANIMI VE TÜRLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konumuza gıybetin tanımını yapmadan önce Rabbimizin bir uyarısıyla başlayalım. Allah-u Teala Nur suresinin 19. Ayetinde şöyle buyuruyor: "İman edenler içinde çirkin utanmazlıkların yaygınlaşmasından hoşlananlara dünyada da ahirette de azap vardır." Görüldüğü gibi Müslümanlar arasında kötülüklerinin yayılmasından hoşlanan, yani buna vesile olan veya vesile olan kimselerden hoşlanan müslümanlara Allah azap vaadi vermiştir. İşte gıybet de bunlardan birisidir. Dünyadaki en büyük azap herhalde laf taşıyıcılar olduğumuzdan dolayı kardeşlerimiz tarafından sevilmememizdir. Ahirette ise çok korkunç bir azap bizi beklemektedir. O da Allah tarafından unutulmamız, sevilmememizdir. Tabii burada hemen sevgili Peygamberimizin hatırlatmalarını aktararak konumuza girmek istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurur: “Üç grup vardır ki, gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan kişi. Zalim idareci ve dinde olmayanı dine sokan bid’atçı. Hayâ örtüsünü atan kimsenin arkasından konuşmak gıybet değildir. Ne fâsık, ne de günahı açıktan işleyen kimse için söylenen söz gıybet sayılmaz...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten yukarıda belirtilen hususlar konuşulmadan bu kimselerin zararlarından korunmak mümkün değildir. Bu tarz kötülüklere karşı kardeşlerimizi uyaracağız. Çünkü İslam'a hurafeler karıştıran, dinimizi şirk dinine dönüştüren, toplumsal ve bireysel ahlaki kurallara uymayıp bozgunculuk yapan, üstelik bu hal ve tutumlarını değiştirmeyen kişilerin ve bu kişilere uyan kardeşlerimizin uyarılmaları gerekmektedir. Fakat burada dikkat etmemiz gereken bir husus da eğer caiz olmasına rağmen bu nefsanî heva ve hevese bulanmış halde yapılıyorsa bu durum nefsin caiz olmayan gıybete de alışmasına sebebiyet verecektir. Çünkü nefis şer ve kabahate eğilimlidir. Eğer caiz olan alanlarda arzusuna uygun tarzda hareket etmesine ve sınır tanımamasına göz yumulacak olursa sonunda haram olana yönelmesi mümkündür. O yüzden böyle bir sıkıntımız varsa bu tarz şüpheli davranışlardan da sakınmak yerinde bir karar olacaktır. Şimdi inşallah gıybet ve türleri ile ilgili konumuzu ayrıntılı olarak aktaralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Alenî sade gıybet: Sevgili Peygamber (a.s.m.) gıybeti “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” şeklinde tanımlamış; “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir” demiştir. Bir kişinin gıyabında ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan bir şeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir. Eğer hakkında konuştuğunuz kişi huzurda olsaydı, cümlelerinizi, hatta o andaki duruşunuzu değiştirme ihtiyacı duyar mıydınız? Eğer öyleyse—doğruları söylemeniz şartıyla—yaptığınızın adı gıybettir ve bu, gıybetin en sade formudur. Burada söylediğiniz şeyler doğru bile olsa kardeşinizin olmadığı ortamda onun hakkında konuşmamanız isteniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•İftiralı gıybet: Peygamber (a.s.m.) devam eder: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” İftira, kusurların en çirkinidir. Eğer gıybet ederken kullandığımız bilgi bizzat kendi gözlemimize ait değilse, başkasından duymuşsak, dilden dile kesinlikle değişime uğramıştır ve tam olarak doğru değildir. Burada söylenen şey kardeşlerimiz arasında sıkça yapılıyor. Bir kardeşimiz hakkında başka bir kardeşimizden duyduğumuz bilgiler doğruluğu dahi merak edilmeksizin aramızda dolaşıp duruyor. Çoğu zaman bu kardeşlerimiz, hakkında konuştukları kardeşlerini hiç tanımamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Gizli gıybet: Çoğu zaman yaptığımız, kalbimizden geçirmek, yani zannetmek suretiyle gıybete girmektir. Gıybetin ne kadar kötü olduğunun vurgulandığı ayette, Kur’ân şöyle der: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın.” Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini almaktan kendini kurtaramaz. İmam Gazali, bunu ‘kalp ile gıybet’ şeklinde tanımlamış; ‘Bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini’ bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, ‘gözü ile kötü bir şeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak’ şeklinde tarif etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (a.s.m.) der ki, “Bir kimse kardeşini bir kusur ile ayıplarsa, o kimse ölmeden o kusuru işler.” Başkalarının hoşlanmadığımız özelliklerinin hangi şartlardan kaynaklandığını biliyor muyuz? Kimlerin hangi zorluklar yoluyla kaderleri tarafından eğitildiklerini bilmeksizin, kimi kusurlu gözüken yönlerinin gizli bile olsa gıybetini yapmaya ne hakkımız var? Hem bizlerin üstlendiği amaç, kardeşlerimizin kusurlarını farklı ortamlarda konuşup o kardeşlerimizi İslam'dan dışlamak değil, o kardeşimizi en güzel şekilde uyararak kurtuluşlarına vesile olmaktır. Eğer ısrarla bunu yapıyorsak amacımızın Allah’ın rızası olup olmadığı konusunu sorgulamamız gerekir. Bir şekliyle bu tarz şeyler genellikle farklı grupların grup taassubundan, öne geçme, Müslümanları temsil etme yarışındaki hırslarından kaynaklanmaktadır. Bu da en üsten en alt bireye inmekte ve ağızlarına İslam değil, bir başka kardeşimizin hataları sakız olmaktadır. Buna bir an önce bir son vermeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Münafıkâne / ikiyüzlü gıybet: Gıybetin en utanç verici biçimidir ki, İmam Gazalî buna ‘münafıkâne gıybet’ demiştir. Gıybeti yapan şöyle der: “Allah affetsin, o da bizim gibi bazen karıştırıyor,” “İnşaallah düzelir, daha iyi olur.” Bu gibi sözlerle görünürde hakkında konuştuğu kişiyi sevdiğini, iyiliğini dilediğini anlatmaya çalışmakta; ama gizliden gizliye de o kişinin bozulmuş olduğunu, yanlışlar yaptığını ima etmektedir. Dinleyenin ikiyüzlülüğü de şu şekildedir: “Boş ver gitsin, gıybet oluyor.” Bunlara benzer sözleri söylerken, aslında gıybeti gerçekten engellemek istemiyor; görünürde aksini savunsa da, içten içe o kişi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanıyor. Şunu anlamalıyız ki kardeşimiz yanımızda değilken hiçbir şekilde onun hakkında konuşmamız istenmektedir. O halde bunları aramızda konuşmayalım, kardeşimizi davet edip onu en güzel bir şekilde uyaralım. Eğer olmuyorsa bizler yolumuza devam edelim, konuşmalarımızı orada bırakalım ve bir daha bu konuları açmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Söz taşımalı gıybet: İnsanların sözlerini muhataplarına ara bozmaya yol açacak şekilde taşımak biçimindeki gıybettir. Şöyle der Peygamber(a.s.m.): “(Arabozucu) söz taşıyan cennete giremeyecektir.” Kur’ân bizi uyarır: “Ey inananlar, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan-ı Basrî şöyle der: “Başkalarının sözünü sana ileten, getiren, muhakkak senin sözünü de başkalarına iletir. Zira onun yaptığı hem gıybet, hem zulüm ve hıyanet, hem aldatma ve haset, hem nifak, fitne ve hem de hiledir.”  Elbette başkalarının sözlerini nakletme hakkımız var. Ama “Sevgili arkadaşım veya aziz hocam şöyle demişti...” gibi bir dostluk ifadesiyle başlayacak isim zikrini, ancak sözün sahibinin güzel ve duyduğunda hoşuna gidecek olumlu sözleri takip edebilir. Yoksa “Adam senin—veya filancanın—hakkında dedi ki...” şeklinde başlayıp, sözün sahibini üzecek bir cümle söyleyen, kendisini felaketler arasından felaket beğenmeye hazırlansın. Sanırım bu anlatılanlardan kendimizi soyutlamıyoruzdur. Öyle ki bir kardeşimiz hakkında aslı olmayan şeyleri taşımak bir yana dursun çoğu zaman o kardeşimizi tanımıyor ya da tanışıp ona sorma zahmetinde dahi bulunmuyoruz. Hem de sınır ve zamanın bir tuşa basmak kadar kısaldığı bir dönemde. Allah hepimizi kendi ellerimizle kendimize cehennem yakıtı taşımaktan korur inşaallah. Şunu unutmayalım ki biz bu ateşe dayanamayız. O yüzden kardeşlerimiz hakkımızda bizlerin hoşlanmayacağı şeyler söylemişlerse onları affedelim ve ateşten koruyalım. Çünkü bunun gerçek manada farkında olmadan konuşuyorlar. Öteki dünyada pişmanlıkları onlara fayda vermeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Kitlesel gıybet: Yukarıda ayrımlaştırılan gıybet türleri tek tek bireyler hakkında olabileceği gibi kitleler ve insan toplulukları hakkında da olabilir. Bir topluluk hakkında gıybette bulunanın kurtulabilmesi için o topluluğun tümünden af dilemesi gerekir. Kitlesel gıybet, bir insanın irtikâp edebileceği, altından kalkılması en zor, en acınası, en dehşetli gıybettir. Yukarda geçen ayetin “...Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız...” şeklindeki bölümü, ‘bir kavme sataşma’ terimiyle suçun kitlesellik tehlikesine vurgu yapmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Paylaşımlı / ortaklaşa gıybet: Gıybeti yapan, sadece onu söyleyen veya ima eden değil, aynı zamanda rıza ile dinleyendir veya yapmasa da yapılmasından hoşlanandır. Cinayeti izlerken gücü yettiğince karşı koymayanın da katil sayıldığı gibi, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale etmeyen de tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Gıybet bu yönüyle—gizli biçimi hariç—ancak birden fazla kişinin ortaklaşa irtikâp edebileceği fuhuş gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamber'in (a.s.m.) “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” şeklindeki sözü, gıybeti dinleyenin sorumluluğuna işaret eder. Hatta bu hadis, gıybeti yapandan çok, yanında gıybet yapıldığı halde derhal müdahale edip kardeşinin onurunu korumayanı tehdit ediyor. Zaten bizler dinlemesek anlatan da olmayacaktır. O halde bu tarz şeylere müsaade etmeyelim. Hep birlikte tavır alalım. Bizler haklılık yarışına girmeden kardeşlerimizi kazanma endişesi taşıyalım. Böylelikle peygamberimizin dediği gibi ahirette zelil olmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayalım ki gıybet en iğrenç suçtur: Kur’ân şöyle der: “...Kiminiz de kiminizin gıybetini yapıp arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrenip tiksindiniz...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arkadan çekiştirip duran, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay hâline!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zina, cinayet dahil başka hiçbir suç, böylesi iğrendirici bir fiile gıybet kadar benzetilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıybetin en korkutucu taraflarından birisi, yol açabileceği felaketlerin potansiyel büyüklüğüdür. Gıybet fani bedene değil, Yaratıcının bakileştirdiği kalbe ve ruha saldırır. Cinayeti işlemek nispeten zordur, failini bulmak ve cezalandırmak mümkün ve nispeten kolaydır. Oysa gıybeti işlemek kaş-göz işareti kadar kolaydır; bir kere ağızdan çıktı mı mantar gibi çoğalır, milyonlarca kopyası insanlar arasında dalga dalga yayılma ve inanılmaz fitnelere, katliamlara yol açma potansiyeline sahiptir. Öyle ki ebedî hayatı yok eder: Peygamber (a.s.m.) der ki: “Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir.”.Böyle bir dil kullanmaya devam etmeyi sürdürürsek herhalde Rabbimizin karşısına çıktığımızda hiçbir sevabımız kalmayacak. Onca emek, halis niyetle yaptığımız onca amelimiz yok olup gidecek. Peki, bu kötü sondan kurtulmak için gıybeti dinleyen bizler ne yapmalıyız. Unutmayalım ki engel olmazsak, bizimle konuşurken gıybet yapanla suç ortağıyız. Çünkü gıybetin devam edebilmesi, bizim en azından dinliyor görüntüsü verebilmemize bağlıdır. Başkalarının gıybetine bilinçli kulak misafiri olan da gıybetin suç ortağıdır. Bu söz sadece bizimle konuşanın yaptığı gıybeti değil; çevremizde, radyoda veya televizyonda yapılırken dinlediğimiz gıybetleri de kapsamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yapmamız gereken, “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” hadis-i şerifini hatırlamak olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda kendimizi gıybeti yapılan kişinin yerine koymalı, bizden gıyabımızda bu şekilde söz edildiğinde rahatsız olup olmayacağımızı sormalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onuru zedelenen kişinin üzülmesi gerekiyorsa üzülmeli, hakkını savunması gerekiyorsa savunmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kalbimizde derin bir rahatsızlık oluşmalı, gıybeti dinlemeye tahammül edemez hâle gelmeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıybeti yapılan kişi dostumuzsa, mutlaka sözel olarak müdahale etmeli, onurunu savunmalı  ve gıybeti suçlamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susturmanın bize zararı büyük olacaksa, ‘rahatsızlığımızı hissettirmek şartıyla’ oradan hemen uzaklaşmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyo veya televizyonda yapılıyorsa, hemen kapatmalıyız. Bunları yapamıyorsak, dinlememeye çalışmalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, gıybeti dinlediğimiz için Allah’tan af dilemeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıybeti yapılan kişiye dua etmeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyduklarımızın etkisinde kalarak suizanda bulunmamaya özen göstermeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyarıp düzeltemediğimiz gıybetçiden, elimizden geldiğince uzaklaşmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, gıybet eden ne yapmalı? Yaşayan veya ölen bir insanın veya insanlar topluluğunun gıyablarında onları üzecek doğruları söylemiş olabiliriz. Eğer yaşıyor(lar)sa, helalleşmenin bir yolunu aramalıyız. Biliyoruz ki, şehit bile olsak, kul hakkını ödemek zorundayız. Eğer vefat edenin gıybeti yapılmışsa, helallik dilemek ne yazık ki imkânsız. O zaman onun için ömür boyu dua etmekten, onun adına iyilik yapmaktan başka çare kalmaz. Zalimleri aşağılamak dışında, tarihteki insanları eleştirirken, haksızlık yapmamaya dikkat etmeli; herkesin hakkının ve onurunun Allah tarafından sonsuza dek korunacağını unutmamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden başlayarak, gıybetlerini bilmeden yapabileceğimiz ihtimaliyle, tüm tanıdığımız insanlarla ilk karşılaşmamızda mutlaka helalleşmeli, hatta helalleşmeyi periyodik bir alışkanlık hâline getirmeliyiz. Aksi halde burada birkaç günde tamamlayabileceğimiz helalleşme faslını ihmal etmemiz, haşr meydanında binlerce yıl beklememize mal olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıybetini yaptığımız kişilere ismen dua etmeli, onların affı ve tüm hayatlarının rahmetle ve ihsanla kuşatılması için, ısrarlı ve vazgeçmeden gizli dualarda bulunmalıyız. Tüm bunları yaparken, —bilhassa vefat edenlerin ve toplulukların—bir daha gıybetlerini yapmamak için de ilâhî yardım dileğimizi ihmal etmemeliyiz. Çünkü bu tür gıybetlerde helalleşmek pratik olarak neredeyse imkânsız gibidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıybet edilen ne yapmalı? Hakkımızda yapılan gıybetler bir şekilde bize ulaşır. Ya başkaları bize aktarır, ya söz dolaştırılırken kulak misafiri oluruz, ya da kalbimizde gıybetimizi yapana karşı bir soğukluk ve sevgisizlik ilhamı alarak ondan uzaklaşma eğilimine gireriz. Toplumsal bölünmelerin ve kitleler arasında bağlılığın azalmasının ardında, kitlesel gıybetlerin ne denli etkili olduğunu hatırlamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şayet ‘size’ gıybet yapana küfür, hakaret ve aşağılama savurarak kendinizi savunursanız, gıybetlerinin bedelini büyük ölçüde dünyada almış olursunuz. Ancak, bunun yerine şahsınızı savunma yoluna gitmeyip, gıybetle mücadele eder ve gıybetçinin bu hasletten kurtulması için uğraşırsanız, büyük mükâfatları hak edersiniz. Hasan-ı Basrî, kendisi hakkında gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve “Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim” diye de bir not eklemiştir. Gıybetinizi yapanlarla savaşmadığınızda, karşılarına ilâhî adalet çıkıyor ki, tövbe etmeyenleri kuşatan ilâhî ceza kimsenin intikamına benzemez. Hatalarını düzeltmedikleri sürece, ayıpladıkları şey başlarına gelinceye ve üstelik ebedî hayatta bedelini ödeyinceye kadar kurtulamazlar. Ancak kul, kişisel hakkını affedip muhatabı için hidayet dilerse, elde edeceği mükâfat, aksi halde kazanacağından çok daha değerli olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, kendine yapılan gıybete ne oranda affedici olması gerekiyorsa, başkasına yapılan gıybete o oranda acımasız ve zemmedici olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse gıybet etmekten nasıl kurtuluruz? Başkalarının gıybetimizi yapma sebeplerini nasıl yok ederiz? İnsanlar niçin gıybet yapıyorlar? İşte çözümler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gıybet yapmamak: Gıybet edenin gıybeti yapılacaktır. Dilimizi gıybete karşı dişlerimizin ardına hapsedersek, başkalarının gıybetlerini dahi önleyebiliriz. Dilini tutanla alay etmeye kalkanın kalbine, gizli bir elem ve hatta korku ilham edilecektir. En güvenlisi susmaktır; övmeyeceğimiz kimsenin gıyabında konuşmamaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Övünmemek ve başkalarını küçümsememek: İnsanlar başkalarının övünmelerini veya huzurlarında küçülmeyi kabullenemezler. Aramızdaki eşitliği bozduğumuzda, izzetlerini korumak için bizi aşağılama ihtiyacı duyacaklardır. Başarılarımızı, hizmetlerimizi gizleyemeyiz, gizlememeliyiz; tecrübelerimiz dostlarımıza model olacak ve onları heyecanlandıracaktır. Ama anlatırken kendimizi onlardan büyük görüyorsak, içimizde onlara yönelik bir küçümseme varsa, bu duygu algılanacak; bu durum vücut dilimize ve konuşmamıza da yansıyacaktır.  Âlimin ilmine saygı göstermeli; ama çocukla da çocuklaşabilmeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kıskanmamak / kıskandırmamak: Kıskandığımız insanın güzel vasıflarını reddederiz; göreceği zarardan mutluluk duyarız. Kıskandırmanın inceliklerini burada sıralamak zor; en basit formülü şudur: Kimseyle rekabet etmeyen, başarıyı sonuçlar olarak değil, niyetler ve gayretler olarak gören insan kıskanamaz ve haklı şekilde kıskandıramaz. “Kıskandırmayayım” diye hizmetlerini gizlemek ve hiçbir şey yapmıyormuş gibi bir izlenim vermeye çabalamak, ihsana nankörlüktür; insanları başarılı modellerden mahrum etmektir, insanlara pısırık bir örnek sunmaktır. Kıskançlığın olmadığı yerde sadece takdir, sevgi, saygı ve muhtemelen gıpta vardır. Temiz bir ruh, kardeşine dua edip destek olduğunda, iyiliğine ortak olacağını bilir ve kıskanmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• İkiyüzlü olmamak: İnsanlar çıkarlarının veya korkularının etkisi altında ikiyüzlü davranmaya kalkışabilirler. İkiyüzlü olmayanın gıybetini yapmaktan korkarsınız; ikiyüzlünün gıybeti ise çok kolay ve pervasızdır. Dahası, ikiyüzlü olmayanın kendisi de kolaylıkla gıybet yapamaz. Çıkarlarını düşünerek ikiyüzlü davrananlar, çıkarlarından mahrum olmakla cezalandırılacaklar. Basit korkuları nedeniyle ikiyüzlülüğe teslim olanlar, dayanılmaz korkularla yüzleşecekler. İki yüzlülük, hiçbir başarının, hiçbir kazanımın, hiçbir mutluluğun yolu olmamıştır. İkiyüzlülük insanda ne şeref bırakır, ne irade ve ne de cesaret... Bir insanın yüzüne gülüp onu takdir eden, gıyabında sözü geçtiğinde aynı şeyi yapmıyorsa ikiyüzlüdür. İnsanlara ikiyüzlülük yapan şüphe etmesin ki, ruhu Yaratıcısına da ikiyüzlülük yapıyordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kendini temize çıkarmamak: Kişisel kusurlarını reddeden insan, kusur işlediğinde suçu başkasına atacak; en azından, “Onun yüzünden yaptım” diyecektir. Böyle insanlar, başkalarını öfkelendirecek, üzecek ve haklarında gıybet yapılmasına yol açacaklardır. Kusurumuz varsa derhal kabul etmeli; başkasının suçu varsa bile, başkalarını suçlamakla vakit geçirmemelidir. Çünkü hakkın dağıtılmadığı yerde, suçlunun kim olduğunun bilinmesinin hiçbir pratik faydası yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Eğlence için aşağılamamak: Kimi insanlar Firavun gururuna sahiptirler. Ben merkezlidirler ve kişisel çıkarlarından başka odakları yoktur. Onların tek zevkleri başkalarını eğlence için aşağılayıp durmaktır ve bu onların hastalığıdır. Bu tür insanları insan yerine koyup muhatap olanlar, aynı geleceği paylaşacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Üzüntü veya öfkeye teslim olmamak: Kimi zaman da kişinin işlediği kusura üzüldüğümüz için, iyilik zannıyla gıybetini yaparız. Bazen de bu kusur nedeniyle öfkeleniriz ve kalbimiz bu duyguların etkisi altında onu manen cezalandırmak için aşağılamak ister; dilimizi tutamayız. Üzüntü, öfke veya infialin dostlarımızı anında harcamamıza yol açmaması gerekir. Zira gün gelir, haksızlık yaptığımızı algılar, pişman oluruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Alışkanlığa direnmek: Hayatımız boyunca yaşadığımız aşağılanmalar, gıybeti ruhumuza sindirmiş ve bizim için güçlü bir alışkanlığa dönüştürmüş olabilir. Ailede, mahallede, okulda, askerde, işte ve her yerde sürekli küçümsenmişsek, insan onurunu korumanın değerini idrak etmemiz zordur. Bu tür alışkanlıkları teşhis etmeli ve karşımıza almalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gıybet salgınına karşı korunmak: Önemli bir nokta da gıybetin içinde yaşadığımız toplumun hemen tüm bireylerine veba gibi bulaşmasıdır. TV ve gazeteler her gün gıybetle siftah yaparsa, her sabah işler gıybet seanslarıyla başlarsa, en içten dostlarımız gıybetin içerisine ölümüne saplanmışlarsa, virüsü kapmadan günün akşamına ulaşmak son derece zordur. Gıybetten ancak konuşma özürlünün kurtulabileceğini bilmeli ve gıybet karşısında çok katı ve dikkatli olmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Failleri gizlemek: Gıybetten korunmanın susmaktan sonra gelen en kestirme yoludur. Kötülüğü sahibinden soyutlayarak zemmedersek gıybet yapmış olmayız. “Adamın birisi sürekli yalan söylüyordu...” Bunlar şükür ki gıybete bir şartla girmezler: Sizi dinleyenler o kişinin kim olduğunu tahmin edemiyorlarsa gıybet değildir; ama vasıflarından tanımaları hâlinde ismini söylemeseniz de gıybete girer. Kişinin kendisi kendini tahmin etse sorun olmaz. Ancak isimler meçhul olduğunda bile, iftira, aşağılama gibi şeyler her hâlükârda yasaktır. Değil başkaları bizler kendi kardeşlerimiz arasında bile bu kaidelere hiç dikkat etmiyoruz. Birbirlerimize öyle sözler söylüyoruz ki ben burada bunları söylemeyi bile utanç olarak addediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz (S) buyuruyor ki; Küfrün ilk aşaması kişinin kardeşinden bir şey duyup da o sözü başkalarına söyleyerek kardeşini küçük düşürmeye çalışmasıdır. Böyle kimseler için hiçbir nasip ve hisse yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki Rabbimize iman eden, hesap gününe inanan ve yaptığımız bu kötü amelin karşılığını göreceğimizi bilen bizlerin böylesi kınanmış bir amele yönelmesi mümkün değildir. Şu halde böylesi bir amele yöneldiğimizi görüyorsak bilelim ki gıybet edebilen bizler için iman henüz kalbimizde yer etmiş değildir. Eğer iman kalbe yerleşirse ameller ıslah olur. Etkisi bütün davranışlarımıza, hem içsel beden ülkemize hem de dışa yansıyan dilimize yansır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamalıdır ki Müslümanlar birbirlerine dostluk, iyilik, yakınlık göstermek, kardeşler olmak ve birbirlerini desteklemekle yükümlüdürler. Çok açıktır ki gıybetin yaygınlaşması kardeşlerimiz arasında kin, kıskançlık, öfke, düşmanlık ve fesada yol açmaktadır. Birlik ve dayanışma esaslarını yıkmakta, nifak ve ikiyüzlülük tohumları ekmektedir.O halde gayretli her müslüman kendi şahsını ve kardeşlerini bu fesattan korumaya çalışmalı, kardeşlik bağlarını güçlendirmeli, buna aykırı durumları engellemeye çalışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Yukarıda görüldüğü üzere gıybet konusunda izin verilen hususlar biz kardeşlerimiz hakkındaki hususlar değil. Görüyoruz ki gıybet konusunda hepimiz kendimizi eğitmeliyiz. Gıybetten korunmayı bize ancak biz öğretebiliriz. Bu bir yetenektir, bir kişilik meselesidir, bir alışkanlıktır. Okumakla öğrenmiş olmayız; uygulayarak, alışkanlık ve tutum hâline getirebildiğimiz ölçüde başarılı oluruz. Sadece duygudaşlık yapalım; kendimizi gıyabında konuştuğumuz insanların yerlerine koyalım. Ya onların geçmişini aynen yaşamış olsaydık, acaba onlardan farklı mı davranacaktık? İnsanların hata yapabileceklerini ve her hatanın eleştiriyi hak etmeyebileceğini göreceğiz. Kardeşlerimizi ayaklarımız altına aldığımız sürece, başımızı ötekilerin ayakları altından kurtaramayacağımızı unutmayacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak; Bizler ilk olarak kendi ayıplarımızı görmeye çalışmalıyız. Kendi ayıplarımızı görür, onları eğitir, ıslah etmeye çalışırsak amellerimiz de salih olur. Kendisini ayıptan ve kusurdan arınmış sayan kişi cahildir ve ziyandadır. Hiçbir ayıp kişinin kendi ayıplarını görmemesinden ve kendisi pek çok ayıba sahipken başkalarının ayıplarından söz edip durmasından kötü değildir. Eğer ki bir süreliğine de olsa gıybet etmemeyi sürdürebilirsek umulur ki bu süre zarfında bu durum alışkanlığa dönüşür ve nefsimiz ıslah olur. Bu kötü özelliğin köklerini kazımış oluruz. Ayrıca Ercüment ÖZKAN’ın dediği gibi; Küfre hasımlıgımız İslam'a olan hısımlığımızdandır. Allah ve Resul'üne düşman olmayan herkese hakkımızı helal edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet ERTÜRK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-361707053535567748?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/361707053535567748/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=361707053535567748&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/361707053535567748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/361707053535567748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/hikmet-ertrk-iimizdeki-veba-giybet.html' title='HİKMET ERTÜRK - İÇİMİZDEKİ VEBA GIYBET'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGNAILzV5II/AAAAAAAAA5k/FlniUNY0c4o/s72-c/GIYBET.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-4235735527183215605</id><published>2008-06-26T00:03:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:21.019-08:00</updated><title type='text'>HARUN ÜNAL - YENİDEN BASİRET</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM_aJnhSxI/AAAAAAAAA5U/MMBF_KzN1ak/s1600-h/YEN%C4%B0DEN+BAS%C4%B0RET.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM_aJnhSxI/AAAAAAAAA5U/MMBF_KzN1ak/s400/YEN%C4%B0DEN+BAS%C4%B0RET.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216082511915993874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİDEN BASİRET  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİDEN BASİRET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harun Ünal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahman, Rahim Allah adıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılının Ocak ayında yayın hayatına başlayan Tevhid'e Dogru ve 2006 yılının Mayıs ve Haziran aylarında çıkan 1. ve 2. sayıları ile yayın hayatına atılan Basiret Dergisi, 'Öz'e Dönüş Hareketi' ile okurlarının karşısına çıkmaktan mutluluk duyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın keşmekeşliği içerisinde adına 'Süper güç' denen 'Cüce güç'lerin, rotasını şaşırmış olan toplumların üzerine akıttığı zehirler, Müslümanların Tevhid inancını sarsmıştır. Her bir grup ve cemaat kendi yanındakiyle övünürken, Allah'a teslimiyet iddiasında bulunan birtakım çevreler "Müslümanım" demekten hatta yüce Allah’ın bize verdiği 'İslam' adını dahi kullanmaktan çekinir ve utanır hale gelmişlerdir. Fakat buna karşın "Falan cemaatteniz" denildiğinde bunu göğsümüz kabara kabara söylemekten de çekinmiyoruz. Oysa Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah sizi hem daha önceki kitaplarda ve hem de bu Kur’an’da 'Müslümanlar' olarak isimlendirdi.” (Hacc, 22/78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz Allah’ın boyasıyla boyanmışız. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir ?” (Bakara, 2/138)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve benzeri birçok ayette ve ister sahih ister zayıf olsun birçok rivayette bize müslüman olarak İslam kimliğini taşıdığımızı haykırmamız emredilmiş ve İslam düşmanlarına, kısaca tüm kâfirlere asla güvenmememiz gerektiği bildirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenledir ki, tüm 'izm'leri reddederek meselelerin 'Tevhid' kavramı bağlamında ele alınması bizim için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira bilmemiz gereken en önemli gerçek; İnsan aklının ürünü olan her sistem, rejim ve ideolojinin başlıbaşına küfür oluşu ve kitleleri küfre yönlendiren bir yol olduğudur. Çünkü söylediğimiz gibi her sistem ve her rejimin temelinde insanları sömürmek, onları köleleştirmek, Firavun'ların izin verdiği ölçülerde onları dindar kılmak ve o ölçüde müslüman olmalarını sağlamak yatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’ı hayatlarından silen ve silmeye çalışan her rejim ya da sistem müslümanları tümüyle karşısına almamak için aldatma politikaları izleyerek onları uyutmaya ve dinlerini sadece şekli olarak yaşamaya yönlendirmektedir. Bu itibarla Müslümanlar olarak bizler Firavun'ların, Nemrut'ların, Ebu Cehil'lerin ve Bel'am'ların ellerinde oyuncak olmak istemiyorsak, yeniden İslam’a, onun kitabı Kur’an’a ve sahih sünnete dönmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk editör yazımızda Müslümanları yakından ilgilendiren birtakım meseleleri kısaca ele almak yerinde olacaktır sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlerarası Diyalog : İslam, diğer dinlerle diyaloğun şu temel söylem üzerinde şekillenmesini gerekli kılmıştır : “Ey Kitap ! (Yahudi ve Hristiyanlar !) Sizinle bizim aramızda müşterek-ortak olan bir söze geliniz : Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak kılmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler edinmesin. Eğer onlar yüzçevirirlerse, işte o zaman : "Şahit olun ki, biz müslümanlarız" deyiniz.” (Ali İmran, 3/64) Dolayısıyla diyaloğun, mealini verdiğimiz bu ve benzeri ayetler bağlamında ele alınması zorunludur. İlerideki sayılarda yeri geldikçe bu konulara elbette daha fazla yer ayıracak ve üzerinde gerektiği gibi yazıp konuşacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam'a yapılan saldırılar : Bir partinin üst düzey yetkilisi (genel sekreter) çıkıp İslam'la ve bu dinin peygamberiyle alay edebiliyor, böylesine bir cesareti kendisinde bulabiliyor. Üstüne üstlük söz konusu şahısla aynı partiye mensub olanlar meydanlara çıkıp pervasızca, utanmaz ve kızarmaz bir yüzle milletin gözünün içine baka baka bunun bir şaka olduğunu söyleyebiliyorlar. Oysa İslam’ın herhangi bir hükmünü, bir kelimesini veya peygamberini küçümser mahiyette ister şaka ile olsun ister ciddi manada olsun herhangi bir söz sarfetmenin kişiyi İslam çerçevesinin dışında bırakacağı muhakkaktır. Bu durum nasslarla sabittir. Müslümanlar hiçbir zaman "Din ayrı Dünya ayrı", "Din bir vicdan işidir” yutturmacasına aldanmamalı, topluma böyle bir yaklaşımı empoze etmeye çalışanların hangi amaca hizmet ettikleri kesin olarak bilinmelidir. Bu itibarla söz konusu kişi ve kurumlar ortaya konulacak kesin bir tavırla cevaplarını almalıdırlar. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim İslam’dan başka bir din (inanç, ideoloji, rejim) ararsa bilsin ki, kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran, 3/85)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahih din anlayışı : Bugün bize dayatılan demokrasi ve laisizmin beşeri birer din olduğu (batıl dinler) asla göz ardı edilmemelidir. Siyasilerin (politikacıların) ve bilim adamı kisvesiyle meydanlarda caka satanların, volta atanların birer oyuncu olduğu ve kendi rollerini oynamakta oldukları asla unutulmamalıdır. Zira varlık âlemini yaratan Allah, asla bizi başıboş bırakmamış ve Adem'den itibaren 'insan' denen makinenin nasıl bir şekilde çalışması gerektiğini sunan katalogları (ilahi kitapları) ve son Kitap Kur’an’ı göndermiştir. Gönderdiklerini peygamberler ve onların varisleri olan âlimler yoluyla tebliğ ettirmiştir. Dolayısıyla dini sadece bir vicdan işi kabul edip onu gönüllere hapsedenler, kendi akıllarının ürünü olarak uydurdukları birtakım rejimlerle, uyutma politikalarıyla insanları Allah’a değil, kendilerine kul etmek istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki Din, bize ahirette değil burada gereklidir ve hayatın her alanını kapsar mahiyettedir. Bu nedenledir ki hayatın bütünü, İlahi kitap doğrultusunda yaşanmalıdır. Bu manada bir iman olmadıkça ve böyle bir iman hayata geçirilmedikçe, onun adı iman da olamaz, İslam da... Zira kişi, hem müslüman hem demokrat, hem müslüman hem laik, hem müslüman hem sosyalist, hem müslüman de hem ırkçı ise, ABD'nin Kur’an’ı hedef tahtası haline getirmesi ya da Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın dört bir yanında müslüman kadınların, bacılarımızın, analarımızın iffetini çiğnemesi onu pek fazla alakadar etmeyecektir. Hal böyle iken, Müslümanlığını yitirmiş olan ve sadece şekilden ibaret bir Müslümanlığı savunanlardan başkaca bir şey beklenmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alt-üst olan değerler : Bugün tüm İslami değerler alt-üst olmuş, farz ve sünnet nasıl bir mana taşır unutulmuş, neyin ve kimin adına şehadet şerbeti içileceği, şehitliğin ne demek olduğu gerçeği saptırılmıştır. Kim gazi kim Niyazi belirsiz bir hale getirilmiş, samimi müslümanlara gerici (mürteci, irticacı) damgası vurularak halk kendi içinde bölünmüş, radikal olan-olmayan, lımlı olan-olmayan vb. nitelendirmelerle müslümanlar bölünüp parçalanmış ve Allah’ın reddettiği değerler 'ilahi değerler' olarak müslümanlara sunulmuştur. Böylesi bir durumda kendi foyalarını gizlemek için cemaatlerin en ön safında yer alarak sözde müslüman ve fakat özde sıfatsız olanları 'Fitneci', onlara tabi olarak ihanete ortak olanları ise 'Aymazlar' olarak nitelendiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutturulmak istenen 'Cihad' kavramı : Cihad Allah’ın emridir, ibadetler ve farzlar Allah’ın emridir, haramlar Allah’ın koyduğu yasaklardır. Bunları istemek ve yaşamak eğer radikallikse öncelikle bize bu radikalizmi veren Kur’an (hâşâ) suçludur, Kur’an’ı bize gönderen Allah ise (hâşâ) radikaldir. Şurası bilinmelidir ki, bu manada samimi her gerçek müslüman elbette Radikaldir, zira o Allah’ın emri doğrultusunda davranmakla mükelleftir. Bu vesile ile bu tür isimlendirmelere karşı olduğumuzu açık ve net bir biçimde ifade ediyoruz. Allah en değerli isim olarak bize 'Müslüman' adını vermiş ve en güzel boyanın da kendi boyasıyla boyanmak olduğunu bildirmiştir. Kaldı ki, bu isim ve kimlik başta Tevhidi esas alarak bütünüyle cihadı kapsar ve mücahit olmayı gerektirir. Dolayısıyla farzların, haramların ve mubahların öğrenilmesi ve bu uğrunda gerekirse malın ve canın feda edilmesi zorunludur. Birtakım çevrelerin 'Radikal İslam' dedikleri şey budur. Bu gerçekler Kur’an’da ve sahih sünnette yer almaktadır. Bunun içindir ki, söz konusu çevreler tefekkür, tedebbür ve tezekkürden uzak, ezbere dayalı Kur’an okunmasını, kötülüklerden (her türlü ahlaksızlıktan) uzaklaştırmayan, aksine kişiyi İslam düşmanlarına karşı gereken cevabı vermekten uzak tutan geleneksel bir namaz anlayışının toplum içerisinde hakim olmasını arzu ediyorlar ki, durum bugün tam manasıyla bundan farksızdır. Malum zihniyetin İslam’dan anladığı ve adına 'ılımlı İslam' dediği şey budur. Nasrettin Hoca merhumun kuşuna benzeyen, iğdiş edilmiş bir İslam... Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peygamberini doğru yolu göstermek ve hak dini diğer (muharref ve batıl) bütün dinlere (ve ideolojilere) üstün ve egemen kılarak yaymak için gönderen Allah’tır. İsterse ortak koşanlar (ve karşı koyanlar) bundan hoşlanmasınlar." (Tevbe, 9/33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle 'Öz'e Dönüş Hareketi'nin temel hedefi, İslam kardeşliğinin unutulmadığı, tüm kardeşlerin birbirlerini tek bir vücut olarak kabul ettikleri, birinin diğeri için malını ve canını ortaya koymaya hazır olduğu, gerçek anlamda İslami kimliğe sahip öncü bir hareket vücuda getirebilmek ve bu hareket vesilesi ile içinde yaşadığımız toplumda yeniden İslam'a dönüşün gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, ateistlerin kısaca tüm inkârcıların karşısında dik ve onurlu, kardeşleri karşında şefkat ve merhametli müslümanlar olmak durumundayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman edenler ! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki; Allah onların yerine, kendisinin sevdiği ve onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı gayet yumuşak, kâfirlere karşı ise oldukça sert ve onurlu, Allah yolunda cihat eden-savaşan, dil uzatanların kınamasından çekinip korkmayan bir topluluk getirir.” (Maide, 5/54)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onurlu toplum ya da onurlu ümmet İslam düşmanlarına asla pirim vermez. Onurlu toplum, onurlu ümmet sözde müslüman özde kâfir olanların yanında asla yer almaz. Onurlu toplum, omurlu ümmet İslam şeriatını asla dışlamaz, şeriatı dışlayanların ve ona "masal" diyenlerin yanında ve safında yer almaz. Çünkü onurlu Mü'min, Allah’a ve Resul'üne (S) itaat eder. Allah’a ve Resul'üne (S) itaat edenler ise peygamberlerin, sıddıklarn (özü ile sözü bir olanların), İslam kelimesini yüceltmek uğrunda canlarını veren şehitlerin ve bu amaç uğrunda güzel amel işleyenlerin yanında ve safında yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim kendisine doğru yol açık-seçik belli olduktan sonra peygambere karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." (Nisa, 4/115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman, Tevhid'i temel alarak ve tüm rejimleri, sistemleri, düzen ve nizamları -ne isim altında olursa olsun- reddederek Öz'e dönmedikçe Kur’an ve Sahih sünnetin öngördüğü bir müslüman olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmet ve mağfiretin bol olduğu üç ayların uyanışımıza vesile olması dileklerimizle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Editör / Basiret Dergisi Genel Yayın Yönetmeni&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-4235735527183215605?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/4235735527183215605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=4235735527183215605&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4235735527183215605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4235735527183215605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/harun-nal-yeniden-basiret.html' title='HARUN ÜNAL - YENİDEN BASİRET'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM_aJnhSxI/AAAAAAAAA5U/MMBF_KzN1ak/s72-c/YEN%C4%B0DEN+BAS%C4%B0RET.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2926332366495573715</id><published>2008-06-26T00:01:00.001-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:21.293-08:00</updated><title type='text'>MEHMET ALAGAŞ DAR MESELESİ</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-1ocAkrI/AAAAAAAAA5M/p4A56tFtVsA/s1600-h/RABBANI+YOL.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-1ocAkrI/AAAAAAAAA5M/p4A56tFtVsA/s400/RABBANI+YOL.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216081884534051506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH ('DÂR' MESELESİ -1)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'DÂR' MESELESİ - 1 &lt;br /&gt;Tevhidi yola talip olan ve bu yolda mücadele vermek isteyen müslümanların, tevhidi çizginin hangi noktasında bulunduklarını bilmeleri için öncelikle bulundukları konumu Rabbani esaslara göre tespit etmeleri gerekmektedir. Çünkü her konumun kendisine özgü bir fıkhı bulunmaktadır. Yanlış konum tespiti, uygulanmaması gereken fıkhı önereceğinden, konum tespiti bu açıdan önemli ve ciddi bir meselemizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meselede dar'ul İslam ve dar'ul harp olmak üzere iki görüş yaygınlaşmıştır. Yaygınlaşan bu iki görüşü savunanlar birbirlerine cephe almakta ve tartışmalar değişik vadilerde sürmektedir. Fakat ne yazık ki her iki taraf savunduğu kavramı bilinçli bir şekilde savunmaktan uzaktır. Mesela dar'ul harp görüşünde olanlara; "Neden dar'ul harp?" şeklinde bir soru yöneltsek, bu kardeşlerimizden büyük çoğunluğu; "İslam hukuku yürürlükte olmadığı için dar'ul İslam değildir. Dar'ul İslam olmadığı için dar'ul harptir." diyeceklerdir. Çünkü başka bir seçenekleri yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gri kavramını bilmeyen bir topluma, gri renkte bir tabela göstererek; "Bu beyaz mıdır, yoksa siyah mıdır?" sorusu yöneltilirse, dar'ul harp ve dar'ul İslam mesele sinde olduğu gibi iki ayrı gruplaşma olacaktır. Bir kısmı "Siyah olmadığı için beyazdır" derken, bir kısmı da "Beyaz olmadığı için siyahtır" diyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Dâr’ meselesindeki ihtilafların bir nedeni, müslümanların dâr'ul İslam ve dâr'ul harp kavramlarıyla karşı karşıya getirilmeleri ve bu iki kavramdan birini seçmeye şartlandırılmalarıdır. Bu iki kavramdan birini seçmeye zorlanan kimselerin bir kısmı "Dâr'ul islam olmadığı için dar'ul harptir" derken, diğer kısmı da "Dâr'ul harp olmadığı için dar'ul İslam'dır" demektedirler. Bu durumun müsebbibleri ise bir tarafta şeytan ve dostları, diğer tarafta hazır bilgilerle yetinen, çalışmaktan ve araştırmaktan kaçınan alimlerdir. Bu alimler herhangi bir 'Dâr' kavramını savunacakları zaman, kendilerine bu kavramın getirdiği fıkıh sorulacağından, dâr'ul İslam veya dâr'ul harp demekteler ve kütüphane raflarında hazır bulunan dar'ul İslam ve dâr'ul harp fıkhını yorulmadan ve yorumlamadan söylemektedirler. Nitekim bu kimseler tarafından dâr’ul harp fıkhı ile yüzyüze getirilen birçok müslüman, bu fıkhı yürürlüğe koyma noktasında çeşitli problem ve çelişkilerle karşılaşmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr'ul harp fıkhının getirdiği zorluk, problem ve çelişkilerden kaçınmak için, sebeb ve illetini göz önüne getirmedikleri bazı içtihatlara sığınarak dâr'ul islam görüşünü savunanlar ise kendilerini pasif ize eden bir sapıklığa düşmüşlerdir. Allah'ın düşmanlarını dost kabul etme zilletine düşen bu insanlar, dâr'ul islam kabul ettikleri beldelerde genellikle ıslahatçı metodu benimsemişler ve İslam düşmanı olan tağutu, bazı İslami motiflerle güzelleştirmeye çalışmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki 'Dâr’ kelimesi, yer veya toprak parçası anlamına geldiği için "Dâr'ul İslam" İslam'ın hakim olduğu yer demektir. Bulundukları ülkeye dâr'ul İslam diyen sapıklara, İslam'ın hangi yere hakim olduğunu sormak isteriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelerde İslam'ın hakim olduğu ve tağuti müdahaleden uzak olan bir metrekare yer var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camilerde İslam mı hakimdir, yoksa tağut mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıblemiz olan Kabe-i Muazzama, kimlerin tahakkümü altındadır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tapusuna sahip olduğunuz evleriniz sizin mi? Bu evlerinizi halka açık bir namazgâh ve İslam'ın açıkça anlatıldığı bir mescid haline getirebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tağuta bağlı Bel'amlar tarafından savunulan dâr'ul İslam görüşünü daha fazla ciddiye almamıza ve eleştirmemize gerek yoktur. Çünkü bunların açık bir sapıklıkta olduğu aşikârdır. Bu görüşü savunanlardan ziyade dâr'ul harp görüşünü savunan samimi kardeşlerimizi değerlendirmemiz gerekir. Tağutun mahiyetini bilen ve tağuta bağlı Bel'amlar vasıtasıyla savunulan dar'ul İslam görüşüne haklı olarak karşı çıkan bu kardeşlerimiz gerçekten samimidirler. Ne var ki hak olan bir görüşü zamansız ve mekânsız gündeme getirme noktasında yanılgıya düşmüşlerdir. Yanılgının biz insanlara özgü olduğunu idrak ederek bu kardeşlerimize hüsnü zanla yaklaşıyor ve bu meselemizi ciddi bir şekilde tekrar değerlendirmelerini istirham ediyoruz. Tabi ki bu dileğimiz, dar'ul İslam görüşünü bilmeyerek savunan kimselere de yöneliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr'ul harp görüşünü savunan bazı kardeşlerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.) ve onun takip ettiği metoddur. Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) Mekke ve Medine olmak üzere iki ayrı dönem yaşamıştır. Mezhep imamlarına göre Mekke dönemi dar'ul harptir. Değişik bölgelerdeki müslümanlar Mekke dönemine benzer bir ortamda bulunduklarına göre bu müslümanların konumu da dâr'ul harptir." demektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbetteki müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.)'dir. Mezhep imamları tarafından Mekke dönemine dâr'ul harp, dâr'ul küfr veya dâr'ul şirk denilmektedir. Bu konuda kavram tartışmasına girmek abestir. Çünkü meselenin rahatsızlık veren tarafı hangi kavramın kabul edileceği değil, bu kavramların getirdiği fıkıhtır. Mekke dönemine dâr'ul harp diyen müctehidlerin, dâr'ul harp fıkhının Mekke dönemini dikkate alarak hazırlamaları gerekirdi. Oysa bilinmektedir ki dar'ul harp fıkhı, Kur'an'ı Kerimin Medeni sureleri ve Resulullah (s.a.v.)' in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanmaktadır. Yine bilinmektedir ki dâr'ul harp fıkhı Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmamıştır. Bu konuda Ebubekir (r.a.)'ın müşriklerle bahse girme olayı delil olarak öne sürülmektedir. Bilindiği gibi Ehl-i Kitap olan Rumlar, o dönemde Mecusi olan İranlılara yenilince müslümanlar üzülmüş, Mekke'li müşrikler ise sevinmişlerdir. Bu olay üzerine nazil olan Rum suresinin ilk ayetlerinde, Rumların bir süre sonra tekrar galip gelecekleri beyan edilmektedir. Bu ayetlerle karşılaşan müşrikler, bu ayetlere inanmaz ve Ebubekir (r.a.) ile bahse girmek isterler. Ebubekir (r.a.) durumu Resulullah (s.a.v.)'e bildirir ve onun izniyle, Rumların tekrar galip geleceklerine dair müşriklerle bahse girişir. İşte bu olaydan hareket eden bazı hanefi fakihler, bu olayı örnek göstererek dar'ul harpte bulunan müslümanların kazanacaklarından emin olma şartıyla harbilerle mal ve para karşılığında bahse girmelerine cevaz vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki bu olayı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın yaşandığı ortama göre değerlendirmemiz gerekir. Nazil olan her ayete yakinen iman eden Ebubekir (r.a.), müşriklerin teklif ettikleri bahsi kazanacağını elbetteki biliyordu. Şüphesiz kazanacağını bildiği bahis teklifi karşısında tereddüde düşmesi ve Resulullah (s.a.v.)'e müracaat etmesi, bahse girmenin müslümanlar arasında şüpheli görüldüğüne işarettir. Ebubekir (r.a.)'ın bahis karşısında tereddüte düşme nedenini anlamaya çalışırken, bahis teklifini kabul etmediği zaman Mekke müşriklerinin "Ebubekir inen ayetlerin doğru olduğuna kendisi de inanmıyor, inansaydı bahse girerdi." diyeceklerini ve bahis teklifini diğer müslümanlara da götürerek, onların da inanmadıkları konusunda velvele yapacaklarını dikkate almamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) bahsi kabul etmesi için Ebubekir (r.a.)'a izin vermiştir. Netice olarak bahsi kazanan Ebubekir (r.a.)'ın yine Resulullah (s.a.v.)'e müracaat ederek "Bahsin karşılığı olan develeri alayım mı?" diye sorması, bahse girme nedeninin müşriklerin malını almak için olmadığını göstermektedir. Bu sırada Medine'de bulunan Resulullah (s.a.v.), bahis karşılığı olan develeri (safların ayrıldığı o dönemde bir harbi olan müşriklerde kalmaması için) almasını ve bu develeri fakirlere tasadduk etmesini buyurmuştur. Dikkat edilirse bahis karşılığı olan bu develer ne beyt-ül mal'e kabul edilmiş ve ne de Ebubekir (r.a.)'ın kullanmasına izin verilmiştir. Kaldı ki Resulullah (s.a.v.)'in bu olayda bahse ilişkin verdiği izin umuma değil, kişiye özeldir. Böyle bir izni umuma şamil kılmak ise fıkıh usulüne aykırıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi meseleler yeterince incelenirse, Medeni surelerle ve Resulullah (s.a.v.)'in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanan dâr'ul harp fıkhının, Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmadığı müşahade edilecektir. Dâr'ul harp fıkhının yaşanmadığı böyle bir döneme dâr'ul harp demek ile İslam fıkhının yaşanmadığı bir döneme dâr'ul İslam demek arasında herhangi bir fark yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr'ul harp görüşünü savunmalarına rağmen bazı Rabbani sebepleri ve maslahatları zikrederek "Bunlardan dolayı şu an için dar'ul harp fıkhını yaşayamıyoruz.." diyen kimselerin belirttikleri nedenler, Rabbani nedenlerdir. Onları bu konuda eleştirmiyor ancak şu hususun açıklığa kavuşmasını istiyoruz. Fıkhını yaşamadıkları veya şu an için yaşamamaları gereken bir kavramı nasıl sahipleniyorlar? Şayet dâr'ul harp fıkhına muhatap oldukları için dâr'ul harp diyorlarsa, bu ilmi bir yaklaşım değildir. Çünkü dâr'ul harp fıkhına muhatap olduğumuz gibi, dâr'ul İslam fıkhına da muhatabız. Dâr'ul İslam fıkhına muhatap olmamızla birlikte dâr'ul İslam fıkhını, yaşayamadığımız bir beldeye nasıl ki dâr'ul İslam diyemiyorsak; dâr'ul harp fıkhıyla muhatap olmamıza rağmen nefsani olmayan Rabbani nedenlerle bu fıkhı yaşayamadığımız beldeye de dâr'ul harp diyemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususu daha açık anlayabilmemiz için muhatap olmakla, mükellef olmak arasındaki farkı belirtmemiz gerekir. Nitekim bu önemli farkı idrak etmeyen bazı kardeşlerimiz "Resulullah (s.a.v.) tevhidi mücadelenin belli bir dönemine kadar savaş ayetleriyle muhatap olmamıştır. Bizlerin ise durumu farklıdır. Çünkü Kur’an'ı Kerim'in tamamı elimizde ve bizler savaş ayetleriyle yükümlüyüz ." demektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanlar Kur’an'ı Kerim'de beyan edilen hükümlerin hepsiyle muhataptırlar. Ancak içinde bulundukları konum ve şartlara göre muhatap oldukları bazı hükümlerle mükellef değillerdir. Muhatap olmak ile mükellef olmak arasındaki bu farkı idrak etmemiz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela hac hükmüyle bütün müslümanlar muhataptır. Mükellefiyet ise gücü yeten müslümanlaradır. Bunun gibi Kur'an'ı Kerim'de tevhidi mücadeleyle ilgili olarak fertleri, cemaati veya devlet yapısına kavuşan müslümanları mükellef tutan hükümler vardır. Müslümanlar bu hükümlerin hepsiyle muhatap olmalarına rağmen hepsiyle mükellef değildirler. Bu hükümlere yaklaşım, Rabbani bir konum tesbitiyle olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr meselesiyle ilgili olarak sadece geçmiş fıkıh kitaplarına bağımlı kalan bazı kimseler de, isteyerek veya istemeyerek çeşitli çıkmazlara girmektedirler. Bu fıkıh kitaplarında dar'ul İslam'ın tarifi yapılmakta ve bu konumun fıkhı verilmektedir. Dâr'ul İslam'a göre dar'ul harp olan yerler açıklanmakta ve farazi fıkıh olarak da, herhangi bir islam beldesi müstevliler tarafından istila edilirse o günün müslümanlarına kıyam emredilmekte ve dâr'ul harp fıkhı verilmektedir, işte farazi fıkhın uzandığı son nokta budur. Daha açık bir ifadeyle farazi fıkıh bu konuda günümüze uzanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıkıh kitaplarına mutlak bağımlı olan kimseler "İçtihat kapısı kapalı olduğuna göre yapılacak bir şey yok. Mevcut ictihadlardan en uygununu alıp, o ictihadla amel etmemiz gerekir.." demektedirler. Tabii ki bu yaklaşımın da ne gibi sonuçlar meydana getirdiği aşikârdır. Bu kimselerde evrensel olan yüce islam dinini belli mezhebi dairelere hapsetme temayülü bulunmaktadır. Oysaki din mezhebin içinde değil, mezhep dinin içindedir. Müslümanlar İslam dinini yaşayabilmek için mezhebi birçok görüş ve ictihadlara muhtaçtırlar. Ancak unutmamak gerekir ki, müslümanlar Kur'an ve Sünnet'e göre müslümandırlar. Evrensel olan bu dinin evrensel kaynağı Kur'an'ı Kerim'dir. İslam dinini beli bir mezhebi daire içerisine hapsederek mezhebi görüşlerin uzanmadığı bir meselede dine, dolayısıyla dinin evrensel kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’e müdahale hakkı tanımamak zulümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine alim denilen bazı kimseler Kur’an’ı yanlış anlama olasılığını ileri sürerek, müslümanlar ile Kur'an'ı Kerim arasına aşılması mümkün olmayan engeller koymuşlardır. Bu müdahale, vebali çok büyük olan bir cürettir. Kur'an'ı Kerim alimlerin değil, bütün dünya müslümanlarının Kitab’ıdır. Müslüman Kitab’ını okuyacak, meal ve tefsirlerle anlamaya çalışacaktır. Alimlere düşen görev Kitab'ı müslümanların elinden almak değil, Kitap'taki bir hükmü yanlış veya eksik anlayan bir müslümanı uyararak düzeltmektir. Tekrar 'Dâr' meselesine dönecek olursak, dâr’ul İslam olan herhangi bir bölge İslam düşmanı müstevliler tarafından istila edilir ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, o bölge kesinlikle dâr'ul harp olmakta ve o günün müslümanlarına kıyam emredilmektedir. Nitekim müctehid imamlar bu konumun fıkhını açık bir şekilde vermişledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak açıklığa kavuşturmak istediğimiz bir husus vardır.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr'ul İslam olan bir belde müstevliler tarafından istila edildiği zaman, o belde dâr'ul harp olmakta ve ogünün müslümanları dâr'ul harp fıkhıyla yükümlü bulunmaktadırlar. Şayet bu dönemde saflar ayrılır ve mücadele başlarsa, bu mücadele bin yıl da sürse o belde dâr'ul harp konumunu muhafaza eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, böyle bir mücadele yaşanmamışsa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslami anlayışları tahrif edilmesine rağmen kendilerine müslüman denilen halk, kıyam eden Hizbullahileri yalnız bırakarak hizbuşşeytanlara arka çıkmışsa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbullahi alimler şehid edilerek, söz meydanlarına Bel'amlar gelmişse,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yirmiyedi derece sevaba nail olabilmek için camilere giden halk, buradaki Bel’amları dinleyip onlara itaat ederek dinden çıkmışsa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim ve kültür faaliyetleriyle hak olan gerçek batıl, batıl ise hak olarak empoze edilmişse,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karanlık dönem birkaç nesil yaşanmış ve bunun neticesi olarak İslam'ı bilmeden sahiplenen ve yine İslam'ı bilmeden reddeden kişiler, partiler, gruplar oluşmuşsa. İşte böyle bir belde dâr'ul harp değildir ve bu beldede Allah'ın lutfuyla şuurlanan müslümanlar dâr'ul harp fıkhıyla yükümlü değillerdir. Çünkü bu müslümanların karşısında kendilerine verilen kültür ve eğitimle batılı idrak edemeden benimseyen ve hakkı idrak edemeden reddeden bir kitle bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farazi fıkhın bu noktaya uzanmadığı aşikârdır. Ancak mücdehit imamlarını, böyle bir durumu tahayyül etmedikleri ve farazi fıkıh çerçevesine dahil etmedikleri için suçlayamaz ve onları itham edemeyiz. Kaldı ki bu mesele içtihadı bir mesele de değildir. Kur'an ve Sünnetin bütünlüğünde bu konuma örnek birçok konumlar verilmiş ve bu konumdaki müslümanlara muhkem ayetlerle kesinleşen bir yol gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kimselerin zikrettiği "İslam'ın hakimiyetindeki bir belde İslam'ın hakimiyetinden çıkarsa, bu belde tekrar İslam'ın hakimiyetine girinceye veya kıyamete kadar dâr'ul harptir.." görüşü, Kur'an'ı Kerim'e muhalif bir görüştür. Kur'an'ı Kerim'in beyanına göre birçok kavme peygamber gönderilmiş ve bu kavimlerden bazısı belli bir süre İlahi dine teslim olduktan sonra sapıklığa ve dalalete düşmüşlerdir. Dikkat etmemiz gereken husus, şanı yüce Rabbimiz dalalete düşen bu kavimlere yeni bir peygamber gönderdiği zaman, bu peygamberlerini dıÜüâr'ul harp fıkhıyla yükümlü tutarak "Bu kavim daha önce benim razı olacağım din üzereydi. Bunlar tekrar bu dine teslim oluncaya kadar bunların kanlan, canları, malları sana mubahtır." şeklinde bir hüküm beyan etmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'e muhalif görerek benimsemediğimiz mezkûr görüşe göre İspanya, İspanya’da ikamet eden müslümanlara göre dâr'ul harptir ve buradaki müslümanlar dâr'ul harp fıkhıyla yükümlüdürler. Bu görüşü benimseyen müslümanların bir kısmı tekfir ve tahkire devam ederek tebliğe muhtaç olan insanları tebliğden uzaklaştıracak, bir kısmı ise harbi olarak gördüğü insanların mallarını gasbedecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta ne olacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam'dan bihaber olan İspanyol, karşısında bir gaspçı, bir soyguncu olarak gördüğü müslümanları nasıl değerlendirecektir? Bu müslümanların daveti nasıl karşılanacak, İslam cemaati nasıl teşekkül edecek ve nasıl genişleyecektir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya örneğini idrak eden "Ancak bulunduğumuz konum, zaman süreci bakımından İspanya'dan farklıdır." diyen kardeşlerimize, Kur'an'ı Kerim'in zaman sürecine ilişkin ölçüsünü belirtmemiz gerekir.  (Devam edecek)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH ('DAR' MESELESİ -2)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'DÂR' MESELESİ -2 &lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'de müslümanlara hitap eden ve müslümanların gayrimüslimlere karşı tavırlarını belirleyen İlahi hükümler, hikmetli bir gelişim göstermektedir. Uyarıp korkutma ve onlardan gelen eziyetlere sabır ile başlayan tevhidi tavırlar, müslümanların konum ve seviyesine göre değişmektedir. Cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadeleye talip olan müslümanlar, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma ve kurtuluşa çağırmakla yükümlüdürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, hangi toplum, cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumdur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahiliyenin yerleşip kökleşmesi için ne kadar süre geçmesi veya kaç nesil yaşanması gerekmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'in bu konuya ilişkin hükmü net ve açık olup, muhtelif surelerde zikredilmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ( Kur'an), Aziz, Rahim (olan Allah'ın) indirdiğidir. Babaları (yakın ataları) uyarılıp-korkutulmadığı için kendileri gafil olan bir kavmi uyarıp korkutman içindir. (36-Yasin 5,6) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Rabbani ölçüyle yaşanılan toplumların değerlendirilmesi; caddelerdeki, kulüplerdeki, diskoteklerdeki gençliğin ve onların emekli kahvesinde pinekleyen babalarının ve yakın atalarının incelenmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanılan dünyadaki mustazaflar ve müstekbirler, cahili eğitim ve kültür aşamasından geçmişler, bilerek veya bilmeyerek birçok cahili görüşleri benimsemişlerdir. Şeytani otoriteler tarafından uzun yıllardır sürdürülen propaganda faaliyetleri ile hak gizlenmiş, batıl ise hak olarak empoze edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı dönemindeki saltanat sistemi, padişahlık ve saraylardaki ihtişamlı yaşantı ile kafası doldurulan yeni nesillere, bu çarpıklığın yegâne nedeni olarak dinin istismarı gösterilmiştir. Bu başlangıçtan sonra dinin istismar edilmemesi için din ile dünya işleri ayırması gerektiği izah edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yeterince izah etmiş olacaklar ki, beş vakit namaz kılmalarına rağmen bu sapık fikirleri savunan kitleler oluşmuştur. Bu kimseler tağut için çalışmakta ve çeşitli sloganlar altında tağut için savaşmaktadırlar. İslam'ı bilmeyen bu kimseler, İslam dini üzere olduklarını zannetmekteler ve bel'amların cennet vaadleriyle avunmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra İslam'ı savunmaya çalışan müslümanlarda da menfi değişiklikler meydana gelmiş ve bu kardeşlerimiz de insanları doğrudan doğruya Allah'a değil, dolaylı olarak çeşitli gruplara, kişisel görüşlere ve beşeri yollara çağırma gafletine düşmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi davetlerle ve cahili propaganda ile karşılaşan insanlar, bütününü ve gerçeğini kavrayamadıkları İslam'a karşı çıkmakta ve kabul etmemektedirler. Mesela bazı ülkelerde İslam'ın sosyal adaleti halka sunulmamışken, bu insanlar İslam'ın ceza hukuku ile yüz yüze getirilmişlerdir. İslam'ı bu ceza-i müeyyidelerden ibaret görüp, bu müeyyidelere göre değerlendiren birçok insan, İslam gerçeğini kavrayamamışlar ve rahmetini idrak edemedikleri İslam'a karşı cephe almışlardır.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;' Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler. (21-Enbiya24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine de henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. (10-Yunus 39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de ifade ettiğimiz gibi halkında müslüman olan birçok ülkede dindar geçinen büyük çoğunluğun yaşadıkları ve yansıttıkları din, İslam değildir. Kişisel menfaatlerle gölgelenen, grupsal veya partisel çıkarlar için vasıta olarak kullanılan, beşeri eğilimlerle tevil ve tahrif edilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki düşünen birçok insan, kendilerine yansıyan bu çarpık olguyu İslam olarak anlamışlar ve bu anlayışla İslam'a karşı olumsuz tavır takınmışlardır. İslam'a talip olan insanların bile, gerçek bir İslam'ı kavrayamadıkları bir dönemde; kendilerine yansıyan çarpık din anlayışına karşı çıkan zümreyi "Gerçek İslam'a karşı çıkıyorlar!." diyerek 'Harbi' olarak yaftalamak haksızlıktır. Değil günümüzde, cumhuriyete geçiş döneminde bile dine karşı tavır koyanların, gerçek İslam'a mı yoksa bid'atlar, hurafeler ve saltanat sistemiyle gölgelenen din anlayışına mı tavır gösterdikleri, incelenmesi ve göz önüne getirilmesi gereken bir meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız çağda müslüman aydın, müslüman entelektüel kimlikleriyle ortaya çıkan ve İslam'a göre yabancı olan bu kimliklerle meselelere çözüm arayan bir zümre bulunmaktadır. Doğu-Batı ilişkisini inceleyerek doğunun içinde bulunduğu vahim durumu, Batı sapıklığının bir yansıması olarak gören bu aydınlar, çözüm konusunda karşı oldukları batının tesirinde kalmaktadırlar. Batı anlayışının kökeninde, herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığı zaman bu olumsuz durumu meydana getiren dış sebeplere yönelme ve sebeplere karşı mücadele vardır. Bu batıcı yaklaşım, kendilerine müslüman entelektüel denilen kesim üzerinde de görülmektedir. Bu kimselere göre yegane suçlu ve menfi durumların yegane müsebbibi Batı'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek yönlü olan bu yaklaşım, Islami bir yaklaşım değildir. Çünkü dünya tarihinin her döneminde batılı benimseyen, batılı yaşayan ve batılı yansıtan insanlar bulunmaktadır. Müslümanlara yüklenen ilk görev batılı yıkma veya batılı yok etme değil, hakkı bilip hakka sarılarak batılın olumsuz tesirinden kurtulmaya çalışmaktır. Hakkı bilen, hakkı yaşayan ve haktan taviz vermeyen toplumların, batıl propogandalardan etkilenmeleri çok güçtür. Herhangi bir toplum batıl görüşlerden etkileniyor ve batıla meylediyorsa, bu olay söz konusu toplumun haktan uzaklaştığına ve değişip bozulduğuna işarettir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de "Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanları değiştirip-bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz." (13-Ra'd 11) buyurmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın hiçbir yöresinde kendileri doğru yolda olup da, sapanların etki ve gücü ile batıla düşmüş bir kavim gösteremeyiz. Çünkü doğru yolda bulunan ve bu yola teslim olan müslümanlara Rabbimiz "Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez" (5-Maide 105) buyruğu ile beyan edilen vaadi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilahi vaadin ışığında, şeytan ve dostlarının müslümanlar üzerinde hiçbir nüfuzlarının olmadığını kavrayabiliriz.,Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü (nüfuzu, sultası, hâkimiyeti) ancak onu dost edinenler ile onunla O'na (Allah'a) eş koşanlar üzerindedir. (16-Nahl 99.100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavun konumundaki birçok müstekbirin ve emperyalist ülke olan Amerika ve Rusya'nın, halkında müslüman olan ülkelerdeki şeytani tahakkümlerinin nereden kaynaklandığı, zikredilen ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir. İlk sebep onların dost kabul edilmesi, İkinci sebep ise onları mutlak güç sahibi görerek, gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah'a eş koşulmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde bulunan vahim duruma müsebbib arayanların, zikredilen Rabbani görüşleri tefekkür etmeleri gerekir. Suçlu aramak için uzağa gitmeye hiç gerek yoktur. Kur'an'ı Kerim'de zikredilen örneklerle, firavunlaşmış bir toplumun üç beş müslümana hiçbir şey yapamadığı ve onları saptırmadığı bilinmekteyken; müslüman olarak adlandırarak bir halkı temize çıkararak, üç-beş firavunu suçlamak ve içine düşülen menfi durumun gerçek müsebbibi olarak onları görmek büyük bir yanılgıdır. Gerçek suçlu ilahlık taslayan sahte ilahlar değil, bu sahte ilahları benimseyen, onları destekleyerek yaşatan, onların zillet verici gölgesinde yaşayan ve bütün bunlara rağmen kendilerine 'müslüman(!)' denilen halktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm birçok bölgedeki varlığını, silah zoru kullanmadan yürütmektedir. Çünkü bu bölgelerdeki halk, cahili propagandanın tesiriyle sömürü ve zulme karşı pasifize edilmiştir. Firavunlara karşı çıkmaları gerekirken, Firavunlarla birlik olup Musalara karşı çıkmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlahi din anlayışının böylesine tahrif edildiği bir bölgeye, dâr'ul İslam veya dâr'ul harp diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki konuya şartlanmış olanlar, Nuh (a.s.)'ı hangi dar kavramına dahil edeceklerdir? Açıkça bilinmektedir ki tufan gerçekleşinceye kadar Nuh (a.s.) ve beraberindeki mü'minler ne dar'ul İslam fıkhını ve ne de dar'ul harp fıkhını uygulamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müctehit imamların dar'ul harbe ilişkin öne sürdükleri birçok görüş, zamanında ve mekânında doğru olan isabetli görüşlerdir. Mesela dâr'ul İslam olan bir belde müstevlilerin istilasına uğrar ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, bu belde dâr'ul harp olmaktadır. Dâr'ul harp olan bu beldede İslam fıkhını yürürlükten kaldıran müstevliler harbidir. Çünkü bunlar hangi dine savaş açtıklarını ve kimin hükmünü yürürlükten kaldırdıklarını bilmektedirler. Dâr'ul harp fıkhına göre bu harbilerin kanı, canı, malı müslümanlara mubahtır. Bu harbileri öldürmek caiz olduğu gibi bu harbilere destek olanları da öldürmek caizdir. Çünkü bunlarda harbi hükmündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte dâr'ul harp fıkhını kapsamına alan bu dönem bazı ülkelerde yaşanmadan veya kısmi olarak yaşanmışsa da netice almamadan geride kalmıştır. "Geride kalmıştır" diyoruz, çünkü bu dönemden günümüze gelinceye kadar birçok toplumsal değişiklikler meydana gelmiştir, Şeytani propagandalar vasıtasıyla batılı benimseyen ve batılı destekleyen kitleler oluşmuştur. Kendilerine verilen cahili kültür ile batılı destekleyen bu insanlar harbi değildir. Bu gibi toplumsal değişmeleri gözönünde bulundurmadan dâr'ul harp fıkhını günümüze veya geleceğimize uzatmak, Kur'an'ı Kerim'ie uyuşmayan bir yaklaşımdır. Çünkü Kur'an'ı Kerim'de toplumsal değişiklikler dikkate alınmış ve İlahi din anlayışları tahrif edilerek, cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen müslümanlar, cahiliye mensuplarına harp açmakla değil, onları uyarıp-korkutmak ve kurtuluşa çağırmakla görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilirken muhatap alınan cahiliye mensubu, kanı, canı, malı mubah olan bir harbi olarak değil, kurtulması umud edilen bir insan olarak kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'de dâr'ul İslam ve dâr'ul harp kavramları geçmemekle beraber, değişik peygamber kıssalarında o peygamberlere yüklenen görevler zikredilerek, hangi konumun fıkhı verildiği beyan edilmektedir. Bu durumu değerlendirdiğimizde, dar meselesinin üç ayrı boyuttan önem kazandığını ve değiştiğini görmekteyiz. Bu üç boyut; toplumun yapısı, müslümanların durumu ve üçüncü olarak gayrimüslimlerin İslam'ı nasıl anladıkları ve bu anlayışla İslam'a nasıl yaklaştıklarıdır. Mesela cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumda yaşayan müslümana göre içinde bulunduğu ülke dar'ul cahiliyedir. Bu ülkede yaşayan müslüman, şeytani otoriteye karşı mücadele verirken; bu mücadelesini otoriteden ziyade şeytani otoriteyi destekleyen ve yaşatan halka karşı yoğunlaştırır. Rabbani mesajı gücünün yettiği bir çerçevede yaygınlaştırmaya çalışır. Halktan belli bir kesim şuurlanırsa, meselesini idrak eden bu kesimin şeytani otoriteleri desteklemeyeceğini ve dolayısıyla şeytani otoritelerin yıkılacağını bilir. İşte bu toplumun içinde yaşayan müslümana göre dar'ul cahiliye olan bu ülke; bir İslam devleti kurulduğu zaman, bu devlette yaşayan ve imama biat eden müslümanlar tarafından dâr'ul harp veya dâr'ul sulh olarak kabul edilebilir. Çünkü İslam devleti herhangi bir ülkenin konumunu belirlerken, o ülkede yaşayan halkı değil, yönetimi esas alır. İslam devletinin ilişkisi ve mücadelesi halktan ziyade yönetimledir. Bir ülkenin konumunu belirlerken, bu iki farklı durumu birbirinden ayrı değerlendirmeliyiz. Bulundukları ülkede tevhidi bir mücadeleye girmekle yükümlü olan müslümanların, bu ülkenin konumunu kendilerine göre tespit etmeleri gerekir. Çünkü yaşamaları gereken fıkıh, kendilerinin içinde bulundukları durumun fıkhıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkında müslüman olan birçok ülkede yaşanılan konum, cahiliye konumudur. Bu ülkelerdeki şeytani tahakkümler gücünü ve yaşama fırsatını, cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek benimseyen halktan almaktadırlar. Bulunduğumuz konumda yaşamamız gereken fıkıh, dâr'ul cahiliyede bulunan müslümanların yaşamakla mükellef oldukları fıkıhtır. Dâr'ul harp fıkhı ile dâr'ul cahiliye fıkhı arasındaki farklar ise, müslümanların gayrimüslimlere karşı davranış ve yaklaşımlarında belirginleşmektedir. İslam'ı bilerek reddeden kâfirler ile İslam'ı bilmeden reddeden cahillerin hepsi, İslam'a göre gayrimüslimdirler. Kâfirler ve cahiller gayrimüslim olmalarına rağmen, İslami ölçülere sahip olan müslümanların kâfirlere ve cahillere karşı tavırları farklılık göstermektedir. Hakkı bilmelerine rağmen inkâr eden kâfirleri tekfir etmek caiz iken; cahillerin tekfir edilmeleri caiz değildir. Bu kimselerin net ve açık bir tebliğle uyarılmaları ve kurtuluşa davet edilmeleri gerekmektedir. Çünkü bütün peygamberler, insanları cennete davet etmeden cehenneme terk etmemişlerdir. Cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek destekleyen insanları İlahi hükümlerle uyarmışlar, bu insanları merhamet duyguları ile Allah'a kulluğa ve ebedi kurtuluşa davet etmişlerdir. Rahman sıfatının ışığında yapılan bu tebliğ eylemini soğuk harp olarak değerlendirmek ve dâr’ul harp çerçevesine dâhil etmek ise ayrı bir yanılgıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız çağa yeni bir peygamber göndermeyecek olan Rabbimiz, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma görevini Resulullah (s.a.v.)'i kendilerine örnek alan öncü müslümanlara yüklemektedir. Bu kutlu müslümanların dünyaya yansıtacakları Rabbani mesaj ise elbetteki Kur'an'ı Kerim'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahiliyeyi muhatap alan ve cahiliye mensuplarını Allah (c.c.) ile karşı karşıya getiren Kur'an'ı Kerim ayetleri, belli meselelerden başlamakta ve kendisine özgü bir gelişim göstermektedir. Cahiliyeyi muhatap alan bu tebliğde; Allah inancı netleştirilmekte, cahiliyenin batıl görüşleri çürütülmekte, doğru ve gerçek bilgi verilmekte, bu bilginin gerektiği tavır emredilmekte ve sonuç olarak akibet bildirilmektedir. Bu çizgide yapılan tebliğ ile cahiliye mensubu hangi hükme karşı çıktığını, kime karşı savaş açtığını ve neyle tehdit edildiğini net ve açık bir şekilde bilmektedir. Nitekim İslam'a göre uyarıp korkutmanın gerçek mahiyeti de bu şekildedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâr'ul harp görüşünü bilinçsizce savunan ve Rabbani tebliğin mahiyetini bilmeyen kimseler, bu görüşü savunduğumuz için bizleri zor olandan kolaya sığınmakla itham edebileceklerdir. Rabbimizin emrettiği yolda zor ve kolay arasında muhayyer bırakılsaydık, elbetteki kolay olanını seçerdik. Ancak "Net ve açık tebliğ gündeme gelmelidir" derken, bu bizim şahsi tercihimiz değil, Rabbimizin bu konumdaki müslümanlara kesin emridir. Kaldı ki zor olan, silahın karşısına silahla çıkmak yerine, silahın karşısına Kitap ile Hükmullah ile çıkmaktır. Silaha sarılarak öldürmeye ve yıkmaya teşebbüs ettikleri için değil, sadece ve sadece "Rabbimiz Allah" dedikleri için işkenceye uğratılan ve şehid edilen müslümanlar, müstekbirlerin tanınmasına, katı kalblerin yumuşamasına ve insanların uyanmasına vesile olmuşlardır. Bu fedakâr müslümanların kanları ile dirilen, şuurlanan ve belli bir seviyeye gelen müslümanlar ise, zamansız savunulan dâr'ul harp fıkhını, zamanı gelince yaşayabilecek müslümanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkında müslüman olan ülkelerdeki bazı müstekbirlerin küfürlerinde bilinçli olması, bu ülkedeki müslümanların yaşamaları gereken fıkhı değiştirmez. Toplumsal bir çalışmayla mükellef olan müslümanlar, içinde bulundukları toplumun genel yapısını göz önüne getirmekle yükümlüdürler. Toplum içersindeki istisnaların varlığı, müslümanların o topluma karşı göstermeleri gereken Rabbani tavırları değiştirmez. Çünkü toplumsal çalışmaya etki eden faktör, toplumdaki istisnai fertler değil, o toplumun genel yapısıdır. Küfründe bilinçli olan firavunlara dahi net ve açık tebliğ gidecek ve firavunların bu tebliğe karşı gösterecekleri tavırla, firavunların gerçek yüzü halka yansıtılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca dünya müslümanlarının değişik konumlarda bulunmaları, bu müslümanların vahdetini engellemeyecektir. Bazı ülkelerde yaşayan kardeşlerimiz, elbette ki farklı konumlarda bulunmaktadırlar. Bu kardeşlerimiz içinde bulundukları konumu dikkate alarak, tevhidi yolun o konumdaki fıkhını yaşayacaklardır. Bu olay dünya müslümanlarının vahdetini zedeleyen bir nitelik taşımaz. Çünkü dünya müslümanlarının vahdeti, bulunan konumda değil, takip edilmesi gereken tevhidi çizgide sağlanacaktır. Vahdet için gerekli olan esas, dünya müslümanlarının aynı tevhidi çizgide bulunmalarıdır. Tevhidi çizginin değişik noktalarında bulunmalarına rağmen aynı tevhidi çizgiyi takip eden dünya müslümanları vahdetin Rabbani iklimini teneffüs edebilecekler ve aynı yolun yolcusu olan kardeşlerine gerektiği gibi sahip çıkabileceklerdir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2926332366495573715?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2926332366495573715/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2926332366495573715&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2926332366495573715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2926332366495573715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/mehmet-alaga-dar-meselesi.html' title='MEHMET ALAGAŞ DAR MESELESİ'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-1ocAkrI/AAAAAAAAA5M/p4A56tFtVsA/s72-c/RABBANI+YOL.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-5812678522212857517</id><published>2008-06-25T23:58:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:21.576-08:00</updated><title type='text'>MEHMET ALAGAŞ - RABBANI YOL VE SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-QFVQIUI/AAAAAAAAA5E/BQAgdsmw4gU/s1600-h/RABBANI+YOL.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-QFVQIUI/AAAAAAAAA5E/BQAgdsmw4gU/s400/RABBANI+YOL.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216081239455310146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH (SÜNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04/06/2008 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberlerin helakle ilgili duaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavimlerini Alah'a kulluğa davet eden bütün pey­gamberler, davetin özü olan "La ilahe illallah" gerçeğini kavimlerinin kültür ve anlayışına göre net bir şekilde gündeme getirmişlerdir. İlahi davetle karşılaşan ve Sünnetullah gerçeği ile tehdit edilen kavimlere, Rabbimizin bir mühlet verdiğini belirtmiştik. Ne yazık ki Rabbimiz tarafından verilen bu mühlet çoğu kez hayra vesile ol­mamış, kendilerine mühlet verilen kavimler, bu mühlet zarfında azgınlıklarını daha da arttırmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bilmemiz gerekir ki, kavimlerine Rabbani tebliği götüren ve kavimlerini Sünnetullah ile tehdit eden bütün peygamberler, kavimlerinin Sünnetullah gereği helak olmalarını değil, İlahi daveti kabul ederek kurtuluş bulmalarını yürekten istemektedirler. Çünkü onlar merhametle tanışan ve merhameti yaşayan insan­lardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlahi daveti gündeme getirecek olan günümüz müslümanlarının da, bu önemli hususda oldukça du­yarlı olmaları gerekmektedir. Bu hususda yapmamız gereken, bizde olmayan bir merhameti dışarda aramak ve sahiplenmeye çalışmak değildir. Çünkü bu merhamet zaten bizde vardır. Yapmamız gereken bu merhameti gün yüzüne çıkarmak ve bizleri onurlandıracak bu mer­hameti bilinçli bir şekilde teneffüs etmektir. Bizlerde olan merhameti gün yüzüne çıkarmamız ise güç olmaya­caktır. Mesela yolda giderken çok açık giyinmiş bir kadınla karşılaşıyoruz. Nefretle karşıladığımız bu görüntü, kızmamıza ve öfkelenmemize neden olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızdığımız ve öfkelendiğimiz an düşünelim!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok açık giyinmiş olan bu kadın, yürürken iki ara­banın arasında kalsa ve belden aşağısı kopsa ne ya­parız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her tarafından kan fışkıran ve kanlar içerisinde çırpınan o kadına bakarken yüreğimizde ne hissederiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki kızgınlığımız ve öfkemiz bir anda kaybol­muş ve yerini merhamet almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten acırız, merhamet ederiz o kadına..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde neden acıdığımızı, neden merhamet etti­ğimizi düşünelim. Tabi ki bu sorunun da cevabı açıktır.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Belden aşağısı koptuğu için ve kanlar içinde kaldı­ğı için.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şimdi kendimize gelelim!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler müslümanız. Allah'a, peygamberlerine, me­leklerine, İlahi kitaplara, gaybe, ahirete, cennete ve ce­henneme iman ediyoruz. Bu iman ile bilmemiz gerekir ki, sokakta gördüğümüz o açık kadın, isyankâr yaşan­tısını sürdürürse cehennem azabına müstahak ola­caktır. Cehennem azabının ne dehşetli ve ne korkunç olduğu ise iman ettiğimiz Kur'an'ı Kerim'de beyan edil­mektedir. Ki bir yıl, bin yıl, bir milyar yıl değil, ebedi bir azaptır. Cehennem azabının yanında, herhangi bir insanın belden aşağısının kopması nedir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadının belden aşağısının kopmasına acıyor ve merhamet ediyorsak, o kadının mevcut yaşantısı ile git­tiği akıbete çok daha fazla acımamız, çok daha fazla merhamet etmemiz gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte peygamberlerde bu merhamet vardı. Cehen­nem azabının ne anlama geldiğini idrak eden peygam­berler, bir isyankarla karşılaştıkları zaman, onun isyan­kar yaşantısı ile nasıl bir azaba doğru gittiğini idrak ediyorlar ve bu idrakin getirdiği yüce merhamet duygu­larıyla; "Ateşten kendini kurtar, ebedi azaptan kendini kurtar, ne olur kurtar, ne olur kurtar.." diye çırpınıyor­lardı. Onlara merhametle yaklaşıyorlar, yakinen hisset­tikleri ve yaşadıkları bu merhamet ile ağlıyorlar ve ağlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taif'te taşlanan rahmet peygamberi Resulullah (s.a.v.) elbette ve elbette ki kendisine değil, kendisini taşlayanlara acıyor, onlara merhamet ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavimlerine tanınan mühlet zarfında, kavimlerinin kurtuluşu için mücadele eden ve onları merhamet duy­gularıyla kurtuluşa çağıran peygamberler; bu mühletin akabinde küfürlerinde ısrar eden kavimlerini, Sünnetullah gereği va'dedilen azaba terketmektedirler.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Nuh) Sonunda Rabbine dua etti. "Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen intikam al." (54-Kamer 10) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh (a.s.)'ın buyurduğu "Ben yenik düşmüş du­rumdayım" ifadesini yanlış anlamamak gerekir.  Nuh (a.s.) bir müslüman ve bir peygamber olması hasebiyle onların karşısında hiçbir zaman hor ve zelil bir duruma  düşmemişti. Ancak verdiği bir mücadele vardı. Bu mücadele, onların Rabbani davete teslim olmaları ve kurtuluş bulmaları içindi. Nuh (a.s.) işte bu mücadelede yenik düştüğünü ifade etmektedir. Gizli ve açık olarak onları Allah'a kulluğa davet ettiğini, bu daveti uzun yıllar anlattığını ve açıkladığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen küfürlerinde ısrar eden kavmini, değişmesi ve ertelenmesi mümkün olmayan İlahi tehditten kurtara­madığını ifade etmekte ve Sünnetullah'ın gerçek failine; "Artık Sen, onlara va'dettiğin intikamı al"demektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünnetullah'ın tecellisinden önce birçok peygam­berin, Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin duaları ile karşı­laşıyoruz. Sünnetullah gereği helak edilen birçok kavim, kendilerine gönderilen peygamberlerin nihai duaları akabinde helak edilmişlerdir. Bu durumu elbetteki dikka­te almamız gerekmektedir. Ancak bu durumu dikkate alırken, peygamberlerin duasının Sünnetullah üzerinde müessir olmadığını ve Sünnetullah'ın bu dualara göre  değişmeyeceğini bilmemiz de gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki duanın anlamı, yeri ve etkisi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi dua Allah'a yönelmek, Allah'a el ve gönül açmak, Allah'a yalvarmak ve Allah'tan istemektir. Allah'a gönülden yönelerek el açan ve boynunu büke­rek Rahmani dualarda bulunan birçok kardeşimizin dua­larına icabet eden Allah (c.c.)'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ı Kerim'deki hareket metoduna vakıf olan dikkatli kardeşlerimiz, Kur'an'ı Kerim'deki dua hakikatine de vakıf olabileceklerdir. Çünkü muhatap aldığı müslümanlara bulundukları konumun fıkhını veren Kur'an'ı Kerim, bu müslümanlara bulundukları konumda yapma­ları gereken duaları da beyan etmektedir. Şanı yüce Rabbimizden hangi konumda, neyi talep edeceğimizi bilmemiz elbetteki çok önemli bir meseledir. Nitekim bu önemli meselede gafil olan birçok kardeşimiz gelişi güzel dualarda bulunmakta, müşrik ve kafir olarak sıfatlandırdıkları kimseleri beddualara boğmaktadırlar. Oysaki herhangi bir insanın şerri için dua etmezden önce, o insanın hayrına dua edilmesi ve hayrı için gay­ret sarf edilmesi gerekmektedir. Dualara icabet eden Rabbimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol göstermekte ve hangi konumda neyi istememiz ge­rektiğini lütfü ile beyan buyurmaktadır. Kur'an'ı Ke­rim'deki dua ayetlerini Islami hareketin merhalelerini dik­kate alarak incelediğimiz zaman, hangi merhalede nelere muhtaç olunduğunu ve bu muhtaç olunan şeylerin Allah'tan nasıl istenmesi gerektiğini müşahede edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dua hakkında belirttiğimiz bu kısa açıklama dikkate alındığında, peygamberlerin Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin yaptıkları duanın anlamı, yeri ve etkisi daha iyi anlaşılabilecektir. Peygamberlerin kavimleri hakkında yaptıkları bu nihai dua, kavimlerine tanınan mühletin bit­tiğine açık bir işarettir. Nitekim bu duanın akabinde müminler kâfirlerden ayrılmakta ve kâfirler kendilerine va'dedilen azap ile helak edilmektedir. Sünnetullah'ın te­cellisine ilişkin bazı peygamber duaları Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh dedi ki: "Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma. Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve onlar facir-den, kâfirden başkasını doğurmazlar. Ey Rabbim beni, annemi, babamı, mümin olarak evime gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla. Zalimle­re de helakten başkasını arttırma." (71-Nuh 20... 28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Lut dedi ki:) "Rabbim, beni ve ehlimi bunların yapmakta olduklarından kurtar." Bunun üzerine onu ve ehlini tamamen kurtardık. Geri kalanlar içinde yalnız bir kocakarı (karısı) vardı. Sonra geride kalan­ları helak ettik.(26-Şuara 169... 172)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa dedi ki: "Ey Rabbimiz, Firavuna ve önde gelen çevresine dünya hayatındaki zinet ve malla şüphesiz Sen verdin. Senin yolundan saptırsınlar diye mi Rabbimiz? Rabbimiz Sen onların mallarını yok et. Kalplerini şiddetle sık, çünkü onlar acıklı azabı gör­medikçe iman etmeyecekler. (10-Yunus  88)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İlahi vahy ile bu gibi dualardan ve duaların akabin­de tecelli eden olaylardan haberdar olan Resulullah (s.a.v.) elbetteki bunlardan birçok örnekler ve ibretler almıştı. Nitekim Habibini bunlardan haberdar eden Allah (c.c.) Habibine hangi duayı yapması gerektiğini de bildiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De ki: "Rabbim, onlara vaad edilen tehdidini bana göstereceksen, beni o zalimler topluluğu arasın­da bulundurma Rabbim." Gerçek şu ki, biz onlara va'dettiğimiz tehdidi elbetteki sana göstemeye de kadi­riz. (23- Müminun 93... 95)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünnetullah gerçeğine vakıf olan Ebubekir (r.a.) gibi müslümanlar, Resulullah (s.a.v.)'in Mekke'den hic­ret etmesini Mekke'lilerin helakına yorumlamışlar ve: "Peygamberini şehirlerinden çıkaran Mekke'liler, mutlaka helak olacaklardır" demişlerdir. Tabi ki bu söz bir kehanet değil, bizzat Sünnetullah'a nisbet edilen bir sözdür. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, Resu­lullah (s.a.v.)'in gündeme getirdiği İlahi davet genelde reddedilmemişti ve ayrıca Resulullah (s.a.v.) daveti ka­bul etmeyen herkese değil, küfrün elebaşıları olan Ebu Cehil, Utbe b. Rabia, Velid b. Ukbe ve Ümeyy b. Halef gibi kâfirlerin helaki için dua etmişti. Nitekim bu kâfirlerin Bedir'de müminlerin eliyle helak edildiklerine şahit oluyo­ruz. Yine bilmemiz gerekir ki, bir veya birkaç kavme değil, kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlığa peygamber olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'in ve­fatı zamanında dahi, İlahi tebliğ dünyadaki bütün insan­lara ulaşmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki bunda bir tenakuz yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla nübüvvet bitmiş fa­kat son nübüvvet sahibi Resulullah (s.a.v.)'in İlahi dave­ti, son peygambere ümmet olma şuurundaki müminlerce gündeme gelecek ve dünyadaki bütün insanlar aynı ilahi davet ve aynı İlahi tehdit ile karşı karşıya getirile­ceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mü'minlerin kâfirlerden ayrılmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlahi davetle karşılaşıp, Sünnetullah gerçeği ile teh­dit edilen kavimler, hakkı bilmelerine rağmen hakkı red­dettikleri zaman Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmekteler ve Sünnetullah gereği helak edilmekdirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine bildirilen ayetlerin Rabbani olduğunu anlamalarına rağmen inkarda ısrar eden kavimlerin he­lak olacakları, Musa (a.s.)'ın Firvavun'a verdiği cevapta  açıkça beyan edilmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andolsun ki biz Musa'ya apaçık dokuz ayet ver­dik, îsrailoğularına sor. Onlara geldiği vakit Firavun ona şöyle demişti: "Musa ben seni gerçekten büyülen­miş sanıyorum." O da (Firavuna): "Andolsun bunları, görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin. Gerçekten ben de seni helak olmuş sanıyorum" demişti. (17-İsra 101.102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerin tanınan mühlet zarfında İlahi davete açıklık kazandırılmasının ve davetin anlaşılmasına en­gel olan cahili birikimlerin izale edilmesinin görünür hik­metlerinden birisi de budur. Bu açık tebliğ ile yollar belir­ginleşmekte, müslümanların yolu ile kâfirlerin yolu kesin hatlarla birbirinden ayrılmakta ve kâfirlerin küfri yolları apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçlu- günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye ayetlerimizi böylece (uzun uzun) açıklamaktayız. (6- En'am  55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlahi davet açıklık kazandıktan ve kendilerine tanı­nan mühlet bittikten sonra, mü'minlere kâfirlerden ayrıl­maları emredilmektedir. Nuh (a.s.) ve beraberindeki müminlerin gemiye binmeleri, Hud (a.s.), Salih (a.s.) ve Lut (a.s.)'ın müminlerle birlikte kavimlerinden ayrılmaları, Musa (a.s.)'ın İsrailoğullarıyla birlikte gece vakti Mısır'dan ayrılması aynı İlahi emrin bir gereği olarak ye­rine getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü şanı yüce Rabbimiz mü'minlere, helak edi­lecek olan kavimlerinden ayrılmalarını emretmektedir. Nitekim Resulullah (s.a.v.)'e de, bu sünnetini ifade eden aynı buyruk ile hitap etmiştir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sen (onların) içlerinde bulunduğun sürece Allah onları azaplandıracak değildir. (8- Enfal 33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikredilen bu hükmü, hiç şüphesiz ki hakkı bilerek inkar eden kafirler için bir kurtuluş, bir bağışlanma olarak anlayamayız. Bu hükümde, Resulullah (s.a.v.) onların içinden ayrılmadıkça onların azaplandırılmayacağı be­yan edilmektedir. Çünkü Sünnetullah'ın kapsamında, zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılacağına dair ilahi vaad vardır.   "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanı yüce Rabbimiz kavimlerini İlahi hükümlerle uyaran, Sünnetullah ile tehdit eden ve bu Rabbani tebliğin anlaşılması ve yaygınlaşması için gayret sarf eden müminlerin, zalimler helak edilirken mutlaka ve mut­laka kurtaracağını vaad etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu İlahi vaad Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde zikre­dilmektedir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine (nice) peygamberler gönderdik de onlara apaçık delil­ler getirdiler. (İman etmedikleri için) Biz de suçlu günahkârlardan intikam aldık. Müminlere yardım et­mek (onları kurtarmak) ise bizim üzerimizde bir haktır. (30- Rum 47)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Müminleri kurtarmamız da bizim üzeri­mizde bir haktır. (10- Yunus 103)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edilen bu ilahi vaadin tecellisine ilişkin birçok örnekler verilmekte­dir.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk. (7- Araf 64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rah­metle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kur­tardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında diz ûstü çöke kaldılar (helak oldular). (11- Hud 94)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra biz onlara olan vaadin doğruluğunu göstererek onları ve dilediklerimizi kurtardık Haddi aşanları ise helak ettik. (21- Enbiya 9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îman edenleri ve korkup-sakınmakta olanları da kurtardık. (27- Neml 53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zalimler helak edilirken İlahi vaad ile kurtarılan ve kurtarılacak olan müminler elbetteki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbani hükümle­re teslim olan ve bu hükümlerin getirdiği sorumluluğu idrak ederek yaşayan müminlerdir. Enfal suresinde zik­redilen "Sen onların içinde bulunduğun sürece Allah onları azaplandıracak değildir" buyruğu Resulullah (s.a.v.) ile birlikte, onun yolunu izleyen dünya müslümanlarını da muhatap almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki bu müslümanlar, İlahi mesajı Resulullah (s.a.v.)'in sünnetini dikkate alarak yaşamaya ve yansıtmaya çalışan müslümanlardır. Sözkonusu İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslüman­lardır. Bunlar cahili toplumlarda yaşamalarına rağmen cahiliyeye ve zulme rıza göstermeyen, kötülükten sakındıran, iyiliği emreden müslümanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar Rabbani ölçüyü esas almadan yaşadıkları şartlara göre değişebilen kimseler değil, Rabbani ölçü ile şartları değiştirmeye talip olan kimselerdir. Söz konu­su İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkı islah eden kimseler iken senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi. (11- Hud 117)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak!.Hakkı bilmelerine rağmen, haksızlık karşısında sükut edenler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v.)'in razı olmadığı, boyun eğmediği zalime ve zulme boyun eğenler, razı olanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın hükmünü bilmelerine rağmen şeytani hükümleri inkâr etmeyenler, inkar ettirmeyenler, insanları Allah'a kulluğa davet ederken, şeytana ve şeytanın dostlarına kulluktan menetmeyenler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'tan korkup-sakınmayanlar, zalim ve zulüm karşısında susmayı, müslümanca bir sabır olarak adlandıranlar, çevresindeki uyuşmuş ve uyuşturulmuş insanların kendisine yönelttikleri sevgi, saygı ve itibar ile hoşnut  olup, bu cahili değerler ile Allah katında da değerli ol­duklarını zannedenler, malından ve canından taviz vermeyip, Allah'ın hükmünden taviz verenler, yapmadıklarını söyleyip, emr olunmadıkları işleri yapanlar, üç günlük dünya hayatını, ebedi hayata tercih edenler, var olan Allah'tan değil, yok olan yokluktan korkanlar, müslümanca yaşamasını bilmezken, müslümanca ölmekten söz edenler,zelil bir yaşantıyı, Allah'ın lutfu ile gerçekleşebile­cek olan izzetli ve onurlu bir şehadete tercih edenler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunlar, bütün bunlar zalimin zulmünde ve mazlumun günahında hisse sahibidirler. Allah'ın azabı zulmeden zalimlerle birlikte, zulme rıza gösteren bu kimseleri de kuşatacaktır.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmez. Bilin ki Allah 'in azabı çok şiddetlidir. (8- Enfal 25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayet-i kerimede belirtilen kimseler, zalimin zulmüne güçleri nisbetince müdahale etmeyen kimse­lerdir. Dolayısıyle zalimlerin müstahak oldukları azap, zulme rıza gösteren bu kimselere de dokunmaktadır. Bu kimseler, zalimlere azap edilirken kurtulacak olan kimseler değildir. Rabbimizin İlahi vaadine muhatap olan müminler, güçleri nisbetince kötülükten sakınan ve kötülükten sakındıran, iyiliği yaşayan ve iyiliği emreden mü'minlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;..Biz kötülükten sakındıranlan kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azap ile yakalayıverdik. (7- A'raf 165)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Said HAKİM (Mehmed ALAGAŞ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-5812678522212857517?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/5812678522212857517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=5812678522212857517&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5812678522212857517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/5812678522212857517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/mehmet-alaga-rabbani-yol-ve.html' title='MEHMET ALAGAŞ - RABBANI YOL VE SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM-QFVQIUI/AAAAAAAAA5E/BQAgdsmw4gU/s72-c/RABBANI+YOL.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-2538062829126590631</id><published>2008-06-25T23:52:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:21.753-08:00</updated><title type='text'>HİKMET ERTÜRK YAZILARI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM85lVsJJI/AAAAAAAAA48/JtZAQoVRVrQ/s1600-h/H%C4%B0KMET+ERT%C3%9CRK.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM85lVsJJI/AAAAAAAAA48/JtZAQoVRVrQ/s400/H%C4%B0KMET+ERT%C3%9CRK.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216079753398461586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESKİLERİN MASALLARI  &lt;br /&gt;22/05/2008 - 07:52  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hikmet Ertürk  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ESKİLERİN MASALLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların içinde seni dinleyenler vardır, biz onların kalblerini, Kur'an'ı anlamalarına engel oluşturacak biçimde, perdeledik, kulaklarını da sağırlaştırdık. Bu yüzden her türlü mucizeyi görseler bile ona inanmazlar. Nitekim bu kâfirler tartışmak için yanına geldiklerinde sana "Bu Kur'an, eskilerin masallarından başka bir şey değildir" derler. (En’am–25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetin nazil olduğu ortama şöyle bir bakalım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Süfyân, Velid, Nadr, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Ebu Cehil ve arkadaşları Resulullah'ı Kur'ân okurken dinlemişler, Nadr'a demişler ki: "Ey Kâtîle'nin babası Muhammed ne diyor ?" O da : "Kâbe'yi, Beyti yapana kasem ederim ki, ne diyor bilmem, ancak dilini oynatıyor. Ve benim geçmiş asırlardan size söylediğim gibi öncekilerin masallarını söylüyor" demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malik b. Nadr’ın bahsettiği eskilerin masalları eski Pers Putperestlerinin masallarıdır. Seyyid Kutup bu adam için şöyle diyor; ‘’Nitekim Rüstem ve İsfendiyar gibi eski İran masal kahramanlarının maceralarını ezbere bilen Malik b. Nadr, Peygamberimiz Kur'an okurken yakınında bir yerde oturur, Kur'an dinleyenlerin işitecekleri bir şekilde şöyle derdi; "Eğer Muhammed size eskilerin masallarını anlatıyorsa ben O'nun anlattıklarından daha güzel masallar biliyorum." Böyle dedikten sonra bildiği masalları anlatmaya koyulurdu. Amacı halkı Kur'an-ı Kerim dinlemekten alıkoymak ve onun eskilerden kalma bir masal yığını olduğu yutturmacasını zihinlerde pekiştirip gözden düşmesini sağlamaktı.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kureyş’in ileri gelen müşrikleri söyledikleri bu sözlerin doğruluğuna kendileri de inanmıyorlardı. Yapılan şey, taraftarlarının Kur’an mesajından etkilenip Muhammed’in sözünü dinlemelerini engellemekti. Kur’an'ın sözlerinin eskilerin masalları olmadığını kendileri de çok iyi biliyorlardı. Hatta taraftarlarının Kur’an’ın etkisi altına gireceklerinden korktukları gibi kendileri için de bu korkunun telaşı içerisinde idiler. İşte bu yüzden halkın güçlü nüfusunu sürekli yanlarında bulundurmak adına bir savaş yürütüyorlardı. Üstelik Peygamber’in bulunduğu yerlerde oturum düzenliyor ve aslında Kur’an mesajının sıradan, eskilerin masalları gibi bildik şeyler olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşriklerin henüz üç-beş kişi bile olmayan bu güçsüz, küçük topluluğa verdikleri tepkileri anlamamız için onların yapıp ettiklerine, nasıl bir iş tutarak zenginleştiklerine ve bu güçsüz, mazlum topluluğun müşriklere verdiği mesajı /rahatsızlığı iyi anlamaya çalışmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Mekkedeki 7-8 büyük tefeci bezirgan (Kâbe çetesi) şehrin kaderine el koymuştu. Kâbe'nin arka sokaklarında lüks genelevleri işletiyorlardı. Gariban Mekkelilere faizle borç veriyorlar, ödeyemeyenin karısına, kızına el koyuyorlardı. Onları açtıkları gayet lüks döşenmiş fuhuşhanelerde Yemen'den, Habeş'ten, Mısır'dan, İran'dan vs. gelen zengin tüccarlara sunuyorlardı. Kimi Mekkeliler de ileride bunların eline düşmesin diye kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Bu şekilde Mekke'de insanlık dışı, vahşi bir düzen / iktidar (Yeda Ebu Leheb) vardı ve büyük bir dram yaşanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke'nin sokaklarında “Ebu Leheb'in iki eli kurusun” (Kahrolsun Ebu Leheb iktidarı, kahrolsun !) sesleri yankılanmaya başlayınca, “Bu kız çocukları hangi suçtan dolayı öldürüldü ?” denilince, bu dramı yaşayanlar, bu düzenin mağdurları bir anda bu sese doğru koştular. Bu sesi yükselten Hz. Muhammed'in (s. a.v) etrafını sardılar. Kılıçlarını çekip arkasında saf bağladılar. Etrafında toplananların daha çok gençler, kabilesizler, yolu kesilmişler (ibnu's-sebil), tefeci bezirgânlara borçlandırılmışlar, köleler, kadınlar, kızlar vs. olması bu nedenle gayet anlaşılabilirdir.’’ (R. İhsan Eliaçık)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik tüm bunlar yetmiyormuş gibi Kur'an öyle şeyler söylüyor ki, bu sözler müşrikler açısından yenilir yutulur cinsten değildir; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz istiyorduk ki o yerde zayıflatılanlara lütfedelim, onları önderler yapalım, onları diğerlerinin yerine mirasçı kılalım. Ve onları o ülkede hakim kılalım. Firavun'a Haman'a ve askerlerine; başlarına gelmesinden korktukları şeyi gösterelim. (Kasas–5–6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an açıkça bir yer değiştirmeden bahsediyor. Bu tefeci Kâbe çetesine diyor ki; "Sizlerin yerine, aşağılayıp durduğunuz, kendinizle bir tutmadığınız, mallarına zorla el koyduğunuz bu gariban Mekkelileri iktidar sahibi yapacağım. Şehrin yönetimini onlara vereceğim ve bu zayıflattığınız insanları sizlerin önderleri kılacağım. Kavganın nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyordur umarım. Kur’an'a eskilerin masalları diyen Malik b. Nadr ve arkadaşları bu yüzden Kur’an'ın bu açık vaadinden Mekke’deki garibanların haberdar olmalarını engellemeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Kur’an'ın vaadi her şeylerini pazarlıksız ortaya koyan devrimci müstez'aflar tarafından gerçekleştirildi. Müşriklerin orduları onların eliyle yok edildi. Ebu Leheb’lerin elleri kurutuldu. Bu gariban, zayıflatılmış, fakir, yalınayaklı Müslümanlar, bu müşriklerin önderleri oldular. Halbuki hayata mal-mülk ve sahip olduğu statü ekseninde bakan Ebu Cehil, kendisinden hiç alınmayacağını düşündüğü bu güç ve ihtişamından dolayı “zenci bir köleyle beni bir tutan din olmaz olsun” diyordu. Ama sonunda o da yok olup gitti, üstelik bu hor gördüğü, küçümsediği müslümanlar tarafından öldürüldü. Tabii bocalayanlar, ne bu tarafa ne de diğer tarafa yar olmayan, Allah’ın şaşırttığı kimselerde oldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ve ne de o tarafa yar olurlar. Allah'ın şaşırttığı kimseye sen çıkış yolu bulamazsın. (Nisa–143)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir çelişki içerisinde hicret etmeyen, Hz Muhammed’in (S) ve müslümanların yanında olmayan, müşriklerle bir arada olmaktan kaçınmayıp dünya ile ahiret arasındaki dengeyi kuramayan ama Hz Muhammed’in (S) getirdiği dine inanan bu topluluğun akıbeti de çok kötü oldu. Onlar hakkında ayet indi ve barınaklarının cehennem olduğu kendilerine bildirildi. Elbette vardıkları yer çok kötü bir varış yeriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melekler, kendilerini zulme mahkûm edenlerin canlarını alırken onlara "Dünyadaki durumunuz neydi?" diye sorarlar. Onlar da "Ezilmiş zavallılardık " derler. Melekler onlara "Peki Allah'ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değilmiydi ki ?" derler. Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varış yeridir. (Nisa–97)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında her şey açık ve anlaşılır bir şekilde resmedilmiş. Ayetler Kur'an'ın mesajına karşı sağır olan, Kur'an'ın mesajını eskilerin masalları olmakla itham eden müşriklerden, Kur'an'ı kurtuluş reçetesi olarak gören ve kendilerine vaad edileni almak için ona koşan zayıf bırakılmışlardan, kendilerini zulme mahkûm etmiş, ne o tarafa ne de diğer tarafa yar olmayan, bocalayıp duran zavallılardan bahsediyor. Her bir kesimin kendine göre hesapları var. Şimdi bu şablonu getirip kendi yaşantımız içerisinde anlamlandırmaya çalışalım. Görüldüğü üzere şahıslar, zeminler hatta şartlar değişse bile işin özü, mahiyeti aynıdır. Kur'an mesajı, müşriklerin aşağılayıcı tavırlarına karşı, akılları ve bedenleri köleleştirilmiş müslümanları başkaldırıya teşvik etmektedir. Çünkü Allah, umutlarını yitirmemiş, savaşımlarını sürdüren fakir ellere iktidar ve mutluluk vaad ederken, kendilerini zulme, köleliğe mahkûm eden Müslümanlara ise azabı, cehennemi vaad etmiştir. Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varıştır. Nisa–97 Dikkat ederseniz barınaklarının cehennem olacağı bu kişiler inanmayan kişiler değiller. Aksine burada İslam’ı kabul etmiş Müslüman olmuş kişilerden bahsedilmektedir. Müşriklerin aşağılamalarına, kendilerini zulme mahkûm etmelerine ses çıkarmayarak böylesine rezil bir hayatı kabullenmelerini Allah tasdik etmemekte ve onları sahiplenmemektedir. Çünkü bu kimseler iman ettikleri dinin gereğini yerine getirmiyorlar ve doğru yerde bulunmuyorlardu. Ortada idiler ve bir tarafta yer almaya yanaşmıyorlardı. İstiyorlardı ki, zahmet olmasın, sıkıntılar oluşmasın, hiç kimsenin düşmanlığı onların üzerlerinde olmasın ve bu inanış biçimlerini de Allah Kabul etsin. Her iki tarafı da idare etmeye çalışan böyle bir inanç şeklini Rabbimiz onaylamamakta ve çok net bir cevap vermektedir : Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varıştır. Nisa–97 Bu tarz bir yaşantıya sarılmış olan bu gibi Müslümanların (!) durumları Nisa Suresinde şöyle izah edilmektedir :143 - İki taraf arasında yalpalıyorlar. Ne bu tarafa ve ne de o tarafa yar olmuyorlar. Görüldüğü üzere İslam olmak tek başına bir anlam ifade etmiyor, "Müslüman oldum" demek aynı zamanda doğru yerde bulunmayı da beraberinde gerektiriyor. Bizler çok doğru Müslümanlar olabiliriz, fakat vahyin işaret ettiği yer bulunduğumuz yeri tarif etmiyorsa bu inanış şeklimizin Allah katında herhangi bir geçerliliği olmayacaktır. Üstelik bu halimizle müstez'af kardeşlerimizin gönüllerinde de herhangi bir etkiye sahip olamayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda yapıp ettiklerimiz Peygamberin öğretileriyle çelişen bir durum arz ediyor. İlk tercihimizden sonraki adımlarımızı atmakta zorlanıyoruz. İlk dönem Müslümanların müşriklerle kendileri arasındaki gösterdikleri net ayrışımı bizler günümüz müşrikleri karşısında gösteremiyoruz. İndirilen vahye karşı yaklaşımımız bütüncül bir yaklaşım değildir. Kur'an'ın tüm ayetlerine eşit mesafede değiliz. Hangi ayetlerin yaşanması gerektiğine bizler değil çağımızın Ebu Cehilleri karar veriyor. Çünkü şu an itibariyle bizler vahyin temel teşkil ettiği bir inanç biçiminden çok kapitalist bir din anlayışının temel teşkil ettiği bir İslam anlayışına sahibiz. İslam adına ileriye doğru atacağımız adımlarımızı büyük ölçüde nasıl daha fazla hayatta kalabileceğimiz, nasıl rahat bir yaşam sürdürebileceğimiz, nasıl daha fazla mal-mülk sahibi olabileceğimiz gibi birtakım meseleler belirlemektedir. Korkularımızı yenebildiğimiz oranda Kur'an’ın diğer ayetlerini gündemimize alabiliyoruz. Kur'an'a karşı gösterdiğimiz bu parçacı yaklaşım, kendisine karşı mücadele ettiğimiz sistemi de tümden reddetmemizi engelliyor. Halbuki yukarıdaki ayette, tümüyle reddetmeyerek her iki kesimle de ilişkileri sürdürmek münafıkça bir davranış olarak nitelendirilmiştir. Yani Allah, cahili kavramların kullanıldığı bir mücadele biçimini onaylamamaktadır. Müşriklerin kurdukları sistem içerisinde, onların kelime ve kavramlarını kullanarak yürüttüğümüz mücadele İslami bir mücadele değildir. Bugün yaşadığımız endişe ile mallarının ve statülerinin ellerinden alınacağı endişesiyle hicret etmeyen Müslümanların (!) taşıdığı endişe ve sergilenen davranış şekli aynıdır. Dolayısıyla bugün müşriklerin kelime ve kavramlarından, onların rızk kapılarında iş-güç sahibi olmaktan tümüyle hicret etmenin ve sistemi bütünüyle reddetmenin yollarını bulmak zorundayız. Aksi takdirde Ebu Leheb’lerin ellerini kurutamayız. Bu daha çok bizlerin vergilendirilmiş hayatlarıyla onların daha da zenginleşmelerine sebep olur. Burada yapmamız gereken ilk tercih, hiç vakit kaybetmeksizin fakir ellerimizi birleştirmek, zalimler karşısında güçlü hale gelmek olmalıdır. Mallarımızdan, hayatlarımızdan, ihtiraslarımızdan, tutkularımızdan vaz geçmeyi göze alarak kardeşlerimizin yanına hicret edebilmeliyiz. Aksi halde bu kararsızlık neticesinde iki tarafa da yar olmayanlar gibi ölüp gideceğiz. Eğer dünyaya olan bağlılığımız, makam ve mevkii düşkünlüğümüz bizleri esir almışsa iş tamamen kördüğüm ifadelere dökülebilir. Bir müslümanın mazlum Müslümanların kanlarını akıtan zalim bir lidere ‘’aziz dostum’’ dediğini bile duyabilirsiniz. Hatta bu müşriklerin kanlarını akıttıkları Müslümanlarla aynı inancı paylaşan bir başka Müslümana ‘’dostluğundan şüphe duymuyorum’’ dediğini dahi duyabilirsiniz. ‘’Aziz’’, 'mağlup edilemez' anlamına gelir ve Allah’ın doksan dokuz isminden biridir. Mekke döneminde müşrikler bu ismi kendi putlarına takmışlardı. Ne acıdır ki, bugün Müslümanlar mazlumları katleden zalim liderlere "aziz dostum" şeklinde hitap ediyorlar. Hatta iş öyle bir boyuta ulaşıyor ki, konu ‘’biz müşrikliğin gereklerini sizden daha iyi yerine getiririz, siz bu işi bize bırakın’’ demeye kadar geliyor. Dolayısıyla bu kavram kargaşasına bir an önce son verilmelidir. Aksi takdirde münafıkça yaşanan bir süreçte Müslümanlık iddiasında bulunmak abesle iştigal olacaktır. (Allah hepimizi bundan muhafaza etsin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vurgu yapmaya çalıştığımız şey, mücadelenin kendi kimliğimizle yapılması gerektiği konusudur, müşrikler karşısında kendi kavramlarımızla var olma mücadelesidir. Müstekbirlerin kavramlarını kullanarak yürüdüğümüz yolun İslam olamayacağını artık anlamamız gerekiyor. Eğer bu yolla başarılı olunabilseydi şimdiye kadar toplumun dönüşümünde etkili olurduk. Oysa görünen o ki, toplum İslami değerlere değil batılı değerlere doğru bir dönüşüm yaşamaktadır. Çünkü toplumsal dönüşüm için kullanılan kavramlar İslami değil batılı kavramlardır. Yani bu durumda arpa ekip buğday biçmemiz söz konusu değildir. Eğer kendi kavramlarımız uğruna zulümlere, işkencelere karşı durabilseydik, günümüzün gençleri, kabilesizleri, kimsesizleri, yolu kesilmişleri, faizle borçlandırılıp malları hacizle kaldırılanları, genelevlere satılan kadınları, çağdaş köleleri, işçileri, ürünleri iyi bir paraya sattırılmayan köylüleri, balici çocukları, makinelere dönüştürülüp köleleştirilmiş memurları bizlerin yanında hidayete tabi olur ve Allah yolunda hep beraber kavga vermekten kaçınmazlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım İslam’ın müşriklerden ayrışma gibi bir gerekliliğinin olduğunu fark edebilmişizdir. Ancak her nedense yukarıdak anlatılan konularda kendimize karışılmasını istemediğimiz gibi Kur'an'a yaklaşım tarzımıza da karışılmasını istemiyoruz. Yaşantımıza karışmayan bir kitabı sahipleniyor, raftan inmeyen, duvarlarımızda asılı olan Kur'an bizim kitabımız olsun istiyoruz. İşte bu yüzden Ebu Leheb’in, Ebu Cehil’in, Malik b. Nadr’ın rahatsız olduğu, mesajının duyulmasını engellediği kitaptan günümüz müşrikleri rahatsız olmamaktadır. Daha çok rahatsızlık duyan kesim Müslümanların farklı cemaatleri oluyor. Kur'an'ın mesajına en sert tepkiler yine bu kesimlerden geliyor. Zira 'Günümüz Müslümanları' (!) Kur'an'ın içeriğinden, bu ilahi mesajın kimleri tehdit ettiğinden habersiz durumdalar. Onlar Kur'an'ı, cenaze ve düğünlerinde Arapça olarak okunan, sadece törensel işleve sahip bir kitab olarak görüyorlar. Bu düşünce, müşriklerin çıkarlarına dokunmayan, asılı olduğu duvarlardan indirilmeyen, Allah’ın mesajlarını anlamayan hafızların dilinde Arapça olarak okunan garip bir kitap anlayışının ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apaçık tebliğin gündeme gelmesi ile, yaşanmakta olan bu muğlak durum elbetteki değişmeye başlayacaktır. Allah'a inanan fakat İslam'ı bilmeyen samimi insanları aldatmak için ellerine Kur'an'ı Kerim'i alarak kürsülerde, minberlerde ve televizyonlarda; "Bu yüce kitab... Bizim İlahi kitabımızda..." diyen müstekbirler ve belamlar, ellerine aldıkları o Kitab'tan yükselen davete şahit olacaklar. Dünyevi çıkar ve menfaatlerine düşkün olanlar, bu ilahi davetten rahatsız olacaklar ve yaşamadıkları o Kerim Kitabı ellerine alarak ne kendilerini ne de çevreşerindeki insanları aldatamayacaklarını anlayacaklar. İşte böyle bir durumda, Kur'an'ı Kerim'e kimlerin sahip çıktığı ve Kur'an'ı Kerim'in kimlerin Kitab'ı olduğu da ortaya çıkacaktır.’’(M. Alagaş) Böylelikle bu bocalama halinden kurtulabilir ve net tavırlar sergileyebiliriz. Sürekli olarak münafıkların tavrını sergileyen, net bir tutum ortaya koyamayan, her iki tarafı da idare etme telaşındaki Müslümanlara da (!) hak ettikleri şekilde yaklaşmış oluruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse gelin hep birlikte ümmet olma yolundaki engelleri kaldıralım. Dünyaya bağlılığımız sebebiyle geçmişte Malik b. Nadr ve arkadaşlarının Kur'an'ın anlaşılmaması için yaptığı engellemeleri farkında olmaksızın bizler yapmayalım. Uyarıcılara karşı vefalı olalım. Kur'an'ın tavizsiz mesajlarını "dünyalığımızı tehdit ediyor" gerekçesiyle eskilerin masalları olarak görmeyelim. ‘’Biz bunları daha öncede duymuştuk, geçin bunları‘’ türünden ifadeler kullanmayalım. Münafıklar gibi ne o tarafa ne de bu tarafa yar olamama halinden arınalım. Yerimiz güçsüz, fakir, zayıf bırakılmış kardeşlerimizin yanı olsun. Değerlendirmelerimiz Ebu Cehil’in “zenci bir köleyle beni bir tutan din olmaz olsun” yaklaşımıyla benzerlikler taşımasın. İnşaallah İslam’a inanıyor olmakla birlikte durmamız gereken yerin de İslam’ın belirleyeceği yer olması gerektiği bilinci içerisinde hayatımıza yön veririz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’a emanet olun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet ERTÜRK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GERÇEK TAKVA SAHİPLERİ  &lt;br /&gt;01/04/2008 - 01:13  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hikmet Ertürk  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;GERÇEK TAKVA SAHİPLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takva : Allah’tan korkmak, Kur'an'la amel etmek, aza razı olmak ve Ahiret Günü’ne hazırlanmaktır. (Ali b.Ebî Talip r.a)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakara suresinde ise Allah (c.c) takva sahiplerinin özelliklerini şu şekilde açıklıyor;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;177- Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl iyilik Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mallarını sevmelerine rağmen yardım edenlerin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki ayetlerde Müslümanların kıble değişikliği meselesinde Yahudilerin anlamsız tartışma ve itirazlarına cevaben açıklamalar yapılıyor. Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir deniliyor. Çünkü tarif edilen takva içi boş, hayata etkisi olmayan bir ibadet şekli değildir. Oluşan duygu ve düşüncelerin ve pek tabii eylemlerin (amel) bütününü oluşturan bir davranış biçimidir. Yani toplum içerisinde etkisini gösteren somut bir davranış biçimidir. Dikkat ederseniz ayette takvanın taşıdığı manaya yapılan vurgu, inançlarımızın, yaşadığımız topluluk içerisinde somut bir şekilde yaşanmasıyla alakalıdır. Yüzümüzü sadece doğuya ya da batıya döndürdüğümüz şekilsel bir ibadetten ziyade, mallarımızı sevmemize rağmen yoksullara dağıtmamızdan, zekât veriyor ve namaz kılıyor olmamızdan, antlaşmalarımıza sadık kalmamızdan, savaşta, zorda ve darda sabredip davamızdan vazgeçmememizden, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman etmemizden bahsedilmiş. Doğru sözlü olmamız ve takva sahibi olmamız da bu şartları yerine getirmemize bağlanmıştır. Bunların hiç birini yapmıyor iken doğru sözlü olduğumuzu söylemek kendimizi kandırmaktan öteye gitmeyecektir. İşte Rabbimiz pratik hayatta uygulaması olmayan bu kuru ibadet şeklini kabul etmiyor. Bu şekilde Kur'an'ın bizlere yol göstermesi de beklenemez. Çünkü ; ‘’Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.’’ (Bakara–2) Peki neden takva sahipleri için hidayet kaynağıdır ? ‘’Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.’’ (Bakara–4) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon araştırmacı Dr. Toshihiko İzutsu’da 'Kur’an’da Allah ve İnsan' adlı eserinde takva kavramı üzerinde de durmuş ve yukarıdaki ayette de geçtiği üzere takvanın ahiret günü düşüncesiyle yakından ilgisine dikkatleri çekerek şöyle demiştir : ”Bu meselenin mihveri, Allah’ın her şeyin tek ve mutlak hakimi olduğu, bütün insanların Allah’ın huzurunda başları eğik olarak sessiz duracağı uhrevi hüküm günü kavramıdır. Böyle bir günün düşüncesi, devamlı olarak insanların gözleri önünde tutulmalıdır ki, bu inanç insanları hayatta hafiflik ve dikkatsizlik yerine, tam bir istekle hareket etmeye sevk etsin. İşte İslam zühdüne hakim olan fikir budur. Kur’an’ı okuyan herkes, özellikle Mekke devri ayetlerinde, gelecek hüküm günü [yani ahiret] şuurunun çok kuvvetli olduğunu görür. İşte bu şuura orijinal anlamıyla takva denir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere takva, hüküm günü yani ahiretle ilgili bir kavramdır. O halde iki türlü bir hayat biçimi üzerinde olmaktan vazgeçmeliyiz. Zaten bu durum gerçek manada mümkün değildir. Çünkü ’’Her tercih bir vazgeçiştir.’’ Üstelik hidayete ve kurtuluşa ermemiz takvalı olmamızla direkt ilişkili olan bir meseledir. Yoksa öteki dünya ile ilgili kuşkularımızın olduğu ve bu kuşkularımızdan dolayı tavizkar bir islam'ı yaşadığımız bir süreçte Kur’an bizler için hidayet kaynağı olmayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde ise takvaya yüklenen mana oldukça basite indirgenmiştir. Hatta gerçek manasından saptırılmıştır. Takva kavramı daha çok ahiretle ilgisi dışında dindarlık manasını almıştır. Hal böyle olunca iman ve takvanın olaylara müdahale eden eylemsel şekli kaybolmuştur. Giyim tarzımız, yemeği sağ elle yememiz, misvak kullanmamız, sakalımızı kaç santim uzatacağımız hatta gümüş yüzük takmak gibi birtakım konular takva olarak algılanırken Allah yolunda tavizsiz bir yaşantıyı tercih etmemize, inancımızı yaşantımıza yansıtmamıza bozgunculuk (fesad) manası yüklenmeye çalışılmıştır. Tabii bu toplumumuzun güç algısıyla da ilgili bir hadisedir. Hâlbuki takva iki hayat arasındaki tercihtir. Yani yukarıda anlaşıldığı üzere bu yaşamın bitiminde başlayan diğer hayata kalpten inanmamızdır. Takva konusunu en sağlıklı biçimde anlayabilmemiz Kur'an'da takva sahipleriyle ilgili kıssalara müracaat etmekle mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Kur'an'dan bir sahne :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ta-ha suresinde korkunç bir tartışma yaşanıyor. Çağın Firavunu’nun tehdit dolu sözlerine şahit oluyoruz. Kendisine danışılmadan Musa’nın Rabbine iman eden sihirbazların topunu asmakla tehdit ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz öyle mi? (Taha–71) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sihirbazlar Musa’nın Rabbine iman etmişler. Artık Rabb (hüküm koyucu) olarak Hz. Musa’nın Rabbine tabi olacaklarını ilan ediyorlar. Tabii bu çok basit bir tercih değil. Ve arkasından Firavun’un tehdit dolu sözleri geliyor ; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Andolsun sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, topunuzu asacağım." (Taha–71) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ölüm tehdidi sihirbazlarda pek de korkuya sebebiyet vermemiş gibi görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.’’ (Bakara–4) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada takva kavramının ahiretle ilişkisi çok güzel bir örnekle ortaya konulmuş. Sihirbazlar öteki dünyanın varlığına tam bir teslimiyetle inandıkları için Firavun’un tehditleri sihirbazlar üzerinde pek bir etki göstermiyor. Onlar daha çok öteki dünyadaki sonları ile ilgili bir endişe taşıyorlar. Yani Allah'tan asıl Rablerine inananların ilki oldukları için kendilerini affetmesini diliyorlar. Bu noktada Firavun'a da bir çift sözleri var, diyorlar ki; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir." (Taha–72–73) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavun'a hükmünün dünya hayatı için geçerli olduğunu söylüyorlar ve kendilerine yöneltilen tehditlerden korkmayarak yapmaları gereken davranışı da sergiliyorlar. Rablerinin karşısında sorguya çekilecekleri güne hazırlık yapıyorlar, zira o günün varlığına ölümü göze alma pahasına kalpten inanmışlar. Yaşanılan dönem itibari ile bu takva sahibi müminler Peygamberleri olan Hz. Musa’ya böyle bağlılık göstermişler ve onun Rabbine iman etmişler. Hz. Musa’nın iman ettiği Allah’ı yegâne Rabb (Hüküm koyucu) olarak kabul etmişlerdir. Peki, biz Müslümanlar karşılaştığımız bu ve benzeri olaylar karşısında Hz. Muhammed (S)’e aynı bağlılığı gösterebiliyor muyuz ? Onun inandığı Allah’ı yegane Rabb (Hüküm koyucu ) olarak kabul ediyor muyuz ? Kabul ettiğimize dair birtakım işaretler hayatımızda müşahede edilebiliyor mu ? Bu soruları kendilerini gayet iyi tanıyan kardeşlerimiz cevaplasınlar. Ama genel itibari ile şu anda bizlerin yaptığı şey, Mekke'de’ki Hanifler gibi sadece törensel bir din algılayışını hayata yansıtmamızdır. Öyle ki, mevcut otoriteye /sisteme / yönetime karşı gelen bir din anlayışına sahip değiliz. Şu bir gerçek ki, mevcut beşeri sistemler için kendi kendimize yerine getirdiğimiz gündelik ibadetler herhangi bir tehlike oluşturmuyor. Aynı şekilde Mekke’deki Hanifler için de müşriklerin putlarına tapmamalarına rağmen böyle bir tehlike söz konusu değildi. Çünkü mevcut sisteme karşı herhangi bir itirazları yoktu. Eğer Rabbimiz Haniflerin bu davranışını onaylamış olsaydı Peygamber Efendimizi (S) bu topluluğa uyarıcı olarak göndermezdi. Fakat Rabbimiz böyle bir din anlayışını kabul etmemiştir. Ve bizler için yaşam içerisinde tehlike oluştumayann bu yüzdelikli din anlayışını da Rabbimiz kabul etmeyecektir. Peki, bu korkularımız, dünyaya bağlılığımız bizleri nasıl bir İslami anlayışın savunucuları konumuna dönüştürdü ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir takım çabalar gösteriyoruz ama bu çabalarımız kendi kimliğimizi yansıtan çabalar olmaktan epeyce uzak. Ötekilerin rahatsızlıkları karşısında yanlış anlaşıldığımızı düşünerek sürekli açıklamalarda bulunuyoruz. Üstelik onların doğru anladıkları konularda bile "siz bizi yanlış anladınız" gibi çok yakışıksız sözler sarf ediyoruz. Dilerseniz bu konuyu Hz. Şuayb Peygambere danışalım. Bakalım Hz. Şuayb Peygamber nasıl cevaplar veriyor : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soydaşları dedi ki; "Ey Şuayb, atalarımızın taptıkları ilahlara tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimiz tasarrufları yapmaktan kaçınmamızı emreden, empoze eden faktör, şu kıldığın namaz mıdır? Aslında sen yumuşak huylu, uslu ve aklı başında bir adamsın. " (Hud-97) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette geçtiği üzere aslında müşrikler Hz. Şuayb’ı çok doğru algılamışlar. Bu durumda da herhangi bir gariplik görünmüyor. Fakat yukarıdaki ayette müşriklerin sorduğu soruya Hz. Şuayb’ın verdiği cevap bizim verdiğimiz cevaplarla büyük farklılık arz etmektedir. Üstelik verdiğimiz cevaplardan öyle anlaşılıyor ki, kıldığımız namazın ötekileri rahatsız eden bir yanı da yok. Acaba böyle bir soru sorulmuş olsa nasıl bir cevap verirdik ? Ayrıca bu yaptığınız şey sistem için bir tehdit olarak görünmüş ise ’’ Siz beni yanlış anlamışsınız’’, ‘’aslında ben öyle demek istememiştim" mi derdik ? İyi de insanlar, gerçekten hep yanlış anlaşıldığımızı söylediğimiz, İslam'ın net-açık mesajını ortaya koyamadığımız bir ortamda İslam'la nasıl tanışacaklar ? "Hz. Şuayb Peygamber de namazın anlamını, işlevini doğru algılayan düşmanlarına, "yok canım, siz beni yanlış anlıyorsunuz’’ mu demeliydi ?’’ (M.Durmuş) Rabbimiz açık bir şekilde Hz. Şuayb’ın diliyle bizlere müşriklerden ayrışmamız gerektiğini, onlarla aynı şekilde düşünemeyeceğimizi ve ibadetlerimizin onları rahatsız eden bir yanının olması gerektiğini bildiriyor. Yani bizzat kendi söz ve eylemlerimiz doğrultusunda müşriklerin bizleri yanlış (!) anlamalarını istiyor. Bizim ismimiz (müslüman), ibadetlerimiz onları rahatsız etmeli ve biz bu sebeple inancımızı gizlememeliyiz. Zaten Hz. Şuayb da öyle yapıyor. "Evet, benim kıldığım bu namaz sizin kurulu küfür düzenlerinizi yıkmamı emrediyor" diyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar takva sahiplerinin batıl karşısında vermiş oldukları mücadeleyi ortaya koyan örneklerdir. Dışarıda bir kavga var ve iman iddiasındaki bizlerin mutlaka bu kavgada taraf olmamız gerekir. (particilik bağlamında değil). Çünkü Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol ! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur; ne fark eder ! (Ali Şerati)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu hiçbir zaman aklımızda çıkarmayalım ki, her ne yapacak olursak olalım bunu bu dünyada iken, iş işten geçmeden yapmalıyız. Eğer bir günah bataklığında isek şu an hala sağ olmamız tüm bu çirkin hayatımızı değiştirmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Gerçek manada iman ve takva sahipleri olalım. Güç algımızı Allah’tan yana kullanarak korkularımızı yenelim. Bizi bu dünyaya bağımlı hale getiren ayartıcılara karşı direnç gösterelim. Unutmayalım ki ; "Kim bu dünyada (hakikate karşı) kör ise; o ahirette de kördür. Yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (isra:72)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve Dua ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet ERTURK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;DOĞRU DİN BİRDİR, DEĞİŞMEZ !  &lt;br /&gt;24/02/2008 - 23:00  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hikmet Ertürk  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;DOĞRU DİN BİRDİR, DEĞİŞMEZ !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz Rum suresi 32. ayetinde inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun kendi sahip olduğu ilkelerle övündüğü bir topluluktan bahsediyor. Bu kimselere benzemememiz için bizi ikaz ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu ilkelerle övündüğü kimselerden olma! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî ki ayetin hitap ettiği kesim müşrikler yani Allah’a ortak koşanlar. İşte Kur’an yukarıdaki ayette bahsi geçen Müşriklerin niteliklerini anlatırken; "Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular" şeklinde nitelendiriyor. Üstelik onlar bu sahip oldukları kötü niteliklerle de övünüyorlar. Burada çok kötü bir manzara ile karşı karşıyayız. Müşriklerden ayrışmamız gereken bu noktada müşriklerle aynı şeyleri yapıyor olduğumuzu her halde fark etmişsinizdir. Hâlbuki ‘’Doğru din birdir, değişmez ve kollara ayrılmaz; bağlılarını tek Allah’tan başkasına götürmez.’’ (S.Kutup) Acaba bu pratik hayatımızda da böyle mi ? Yani hangi topluluk içerisinde bulunursak bulunalım inanmış olduğumuz dini anlayış bizleri kollara ayırmadan tek olan Allah’a bağlılığa götürüyor mu? Oysa öyle bir tablo ile karşı karşıyayız ki, Allah’ın birçok emri yaşantımız içerisinde yer bulmuyor. Sahte değer yargıları ve arzular içersinde zaman gelip geçiyor. Herhangi bir grupta bulunan kardeşlerimiz diğer grupta bulunan kardeşlerinin acılarını ve sevinçlerini paylaşmıyor. Birbirlerine karşı iftira ve karalama kampanyasının tarafları konumundalar. 'Bizden olmama' düşüncesi içerisinde bu durumu kişiselleştiriyoruz. Hatta iş öyle bir noktaya geliyor ki, bir başka kardeşimize karşı artık sevgi besleyemiyoruz. 'Bizden olmama', 'İslam'dan olmama' tarzına dönüşüyor. Üstelik bu halimize karşın bağlı bulunduğumuz topluluk içerisinde bulunan kardeşlerimizden hiç itiraz gelmiyor. Hâlbuki bu şekilde tıpkı müşriklerin, Yahudilerin ve Hıristiyanların inanç ve ümmet birliğini parçalayıp çeşitli akımlara böldüğü gibi bizler de kendi dinimizi parçalara bölmüş oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile, senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir. (En’am–159)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada korkunç bir uyarı ile karşı karşıyayız. Rabbimiz yukarıdaki sözlerinde; Ümmet ve inanç birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile Peygamberimizin (S) herhangi bir ilişkisinin olamayacağını söylüyor. Aslında bu iki ayetin mesajı çok açık. Rabbimiz bizlere diyor ki; İnançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu ilkelerle övündüğü kimselerden olma ! Çünkü ; "Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile, senin hiçbir ilişkin yoktur. ( Rum–32,En’am–159) Yani Peygamberimizin (S) gruplarla / fırkalarla hiçbir ilişkisi yoktur. Dolayısıyla onun yolunu takip eden bizlerin böylesi kişiler ve oluşumlarla bir bağı olmamalıdır. Eğer bu durum ümmet birliğine / bir arada olmamıza zarar veriyorsa -ki, veriyor- bu durumun içerisinde yer almamalı, kardeşlerimize yapacağımız uyarı ve ikazlarla tek ümmet olma yolunda çaba sarf etmeliyiz. Zira biz, dinimizi parçalara ayırarak, her birinin kendi topluluğunda olanla övünüp durduğu kimseler / müşrikler gibi olamayız. Birbirimize üstünlüğümüz Allah’ın emir ve yasaklarını yaşıyor olmamızdaki net duruşumuzla alakalıdır. Allah yolundaki tek üstünlük takva ile olan üstünlüktür. O halde birbirimize bakışımızı olumlu ya da olumsuz etkileyen halimiz kâfir, müşrik, Müslüman, mümin, ihsan seviyesinde olma ya da olmama durumumuzla ilgili olmalıdır. Rabbimizin bizler için uygun gördüğü isimler dışında bir ismi asla kabul etmemeliyiz. Bu bağlamda "Hangi cemaattensin ?’’ sorusu dünyadaki en saçma tanışma biçimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım " diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? (Fussilet–33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Rabbimizin bizler için uygun gördüğü en güzel isimdir. Dolayısıyla şu anda toplumumuzda var olan cemaatleşme şekli İslam'da olmayan bir şeydir. Yani bid'attir ve İslam'ın içerisine sonradan sokulmuştur. Allah’a rağmen bu tarz cemaatler kurup birbirimizle çatışmaya giremeyiz. Bu şekliyle aramıza setler çekmek haramdır. Üstelik de hidayeti bulmuş ve gerçekleri de biliyorken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakın kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra parçalanıp çatışmaya düşenler gibi olmayınız. Böyleleri için büyük bir azap vardır.(Al’i İmran–105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, Rabbimiz asırlar öncesinden bizleri ne güzel uyarıyor. "Sakın kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra parçalanıp çatışmaya düşenler gibi olmayınız." Bu uyarılar bizler için. "Sakın ha sakın" kabilinden üstüne basa basa uyarılıyoruz. Bu öyle bir zillet içerisinde olma durumudur ki, çoğu zaman bizler ne yaptığımızın idraki içerisinde olamıyoruz. Bazen bizden farklı düşünen kardeşlerimizin başına gelen kötü olaylara yönelik olarak müşriklerin / düşmanlarımızın ağzıyla yorumlar yapabiliyoruz. Tüm bu uyarılara rağmen yine de sözü dinlemek istemiyorsak Allah’ın azabı ile karşı karşıya kalacağız demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah (cc) dünyadaki tüm zenginliklerin harcanmasıyla bile biraraya getirilemeyecek kimseleri İslam'ın nuruyla bir araya getirip onların kardeşler olmalarını sağlamıştır. O halde bizim yine Allah’ın sözlerini kullanarak, kardeşler olmuş bu kimseleri farklı gruplara bölmemizin hiçbir mantıklı yanı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve (Allah) onların kalplerini uzlaştırdı. Sen yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile onların kalplerini uzlaştıramazdın ama Allah aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, Hüküm ve hikmet sahibidir. Ey peygamber! Sana ve seni izleyen mü'minlere Allah yeter." (Enfal / 63–64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu şekilde davranmaya devam edersek yeryüzünde çıkan fitnenin de sorumluları haline geleceğiz. Üstüne üstlük cezası çok dehşetli olacak böyle bir suçu yüklenmiş olarak Rabbimizin karşısına çıkmak durumunda kalabiliriz. Bu fitnenin sebebi ise Allah ve Resulüne duyarlılık ve bağlılık göstermememiz ve birbirimizle çekişmeye girmemizdir. Üstelik hakkı inkâra şartlanmış olanlar birbirleriyle müttefik iken ve bizler de bunu görüyorken birbirimizle müttefik olamayışımız fitnenin kaynağı / sebebi olarak gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Allah'la O'nun Elçisi'ne duyarlık ve bağlılık gösterin ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz; cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin: çünkü Allah, gerçekten, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir. (Enfal–46)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka daha vahim bir olay ise; Bütün bunlarla birlikte, [unutmayın ki] hakkı inkâra şartlanmış olanlar birbirleriyle müttefiktirler; siz de (birbirinizle) öyle olmadıkça yeryüzünde fitne ve büyük bir karışıklık baş gösterecektir. (Enfal–73 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki, bizler Allah’ın emirlerine karşı duyarsız kalamayız. Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda gösterilen tepkiler o kişilerin Allah katında olumlu yönde değerlendirilmesine vesiledir . Rabbimiz kişilerin yapıp ettiklerine göre onlara isimler vermiştir. Allah’a teslim olan bizler Müslümanız. Ve Müslümanlar olarak kalmak istiyorsak münafıkların ya da müşriklerin yaptığı gibi duyarsız davranışlar sergilememeliyiz. İslam'da yeri olmadığı halde kardeşlerimizle aramıza 'cemaat' adı altında birtakım setler çekemeyiz. Allah’a vermiş olduğumuz bir söz var ve Rabbimizin kardeşlerimizle sürdürmemizi istediği ilişkiler var. Hüsrana uğramak istemiyorsak ve içinde bulunduğumuz topluluk bu tarz ilişkilere engel teşkil ediyorsa o topluluk içerisinde yer almamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar ki, Allah'a vermiş oldukları sözü kesin bir ahit haline getirdikten sonra bozarlar, Allah'ın sürdürülmesini emretmiş olduğu ilişkileri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanlardır. (Bakara–27) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi kardeşlerimizle ilişkilerimizi kesmek bize bırakılmış bir karar değil. Eğer ısrarla ilişkilerimizi kesmek istiyorsak üzerimizdeki İslam elbisesini çıkarmak zorunda kalabiliriz. Çünkü ayette sözü edilen davranışları sergileyenler münafıklardır. Yapmamız gereken şey, bu ayeti işitmişken geçmişte böyle bir şeyin içerisinde yer almışsak bu kardeşlerimizi bulup helalleşmek ve yeniden Allah’ın izin verdiği süreye kadar kardeşlik ilişkilerimizi sürdürmek olmalıdır. Eğer zorunlu bir ayrılık yaşanacaksa bu yine Allah’ın hükmü çerçevesinde vuku bulmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde; Allah’ın ipine hepimiz sımsıkı sarılalım. Dağılıp ayrılmayalım ve Allah’ın bizler üzerindeki nimetlerini hatırlayalım. Hani bizler düşmanlar idik O kalplerimizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve bizler O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladık. Yine tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan bizi kurtardı. Umulur ki hidayete ereriz diye Allah bizlere ayetlerini böyle açıklıyor. ( Ali-i İmran,103 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizleri kardeşlerimizden uzaklaştıran ve tek bir ümmet haline gelmemize engel teşkil eden tefrikadan uzak duralım.Şuna emin olun ki, eğer Hz. Ömer günümüzde yaşasaydı şu an ümmeti parçalara ayıran bütün oluşumları haram olarak görür ve bunları yasaklardı. Ancak bugün Hz. Ömer yok; bu sorumluluğu üslenecek olan bizler varız. Ve Vahdet'i sağlayabilmemizin tek çaresi buna sebep olan her kim var ise onları büyüklenmeleri ve hırslarıyla yüz yüze bırakıp kendilerini terk etmektir. Ayetleri hepimiz okuyup duruyoruz, fakat bu tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Zira önemli olan uygulamadır ve Allah'ın ayetlerinin uygulama alanı ilkin kendi çevremizdir. Tek ve büyük bir ümmet olmak gibi yerine getirmemiz gereken önemli bir sorumluluğumuz var. Artık Rabbimizin mesajlarına gerçekten inananlar gibi hayranlık ve saygıyla sorumluluğumuzu yerine getirelim. Siz kardeşlerime yakışan da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİZİM mesajlarımıza [gerçekten] inananlar, ancak, kendilerine tebliğ edildiği zaman önünde derin bir hayranlık ve saygıyla eğilenlerdir; [onlar,] Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamayanlardır;(Secde–15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet ERTURK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İMANIN HAKİKATİ  &lt;br /&gt;11/03/2008 - 21:26  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hikmet Ertürk  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İMANIN HAKİKATİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman; Güvenme, verilen bir habere kalpten inanmak, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanmak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmanın hakikati; "mutlak tasdik"dir. Yani, bir şahsa, bir habere veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman, kalpten inanmak, bir şeye tereddüde düşmeden inanmaktır. Hayat içerisindeki bocalamalarımıza bakarsak yaşayış şeklimizin İslam’ı siyasi bir güç olduğu için seçip Peygamberden dünyalık taleplerde bulunan bedevilerin yaşam biçimine benzediğini görürüz. Rabbimiz bu inanış şekline karşı bize uyarılarda bulunuyor. Mevcut durumun imanla uzaktan yakından alakası olmadığını, söylenenlerin ise sadece dilde kalan bir aldatmaca olduğunu bildiriyor. Çünkü Mü’minler Allah ve Resulüne iman eden ve bu konuda asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla savaşan kimselerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey Muhammed! Bedevîler; iman ettik, derler. Sen onlara şöyle de: Hayır iman etmediniz. Siz ancak; "Müslüman olduk, yani teslim olduk" deyin. Çünkü henüz iman kalbinize girmemiştir" (Hucurat–14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek mü'minler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanlardır. İşte iman sözlerinde doğru olanlar onlardır.(Hucurat–15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki ayetlerden de anladığımız üzere iman kalbi bir olaydır. Zaten yaşadığımız sorunların büyük bir bölümü de bu karışıklık sebebiyle ortaya çıkmaktadır. İman kalblerimizde yer etmediği halde büyük eylemlerin hayaliyle ve kuru söylemlerle vakit öldürüyoruz. Fakat Rabbimizin bizleri sınadığı küçük bir durumda bile geri adım atmak zorunda kalıyoruz. Çünkü iman henüz kalplerimize girmemiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi eğer gerçekten iman kalplerimizde yer etseydi ve asla şüpheye düşmemiş olsaydık, Allah yolunda mallarımızla ve canlarımızla savaşmayı göze alabilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz ayetlerde Kitabın bütününde de olduğu gibi iman-amel bütünlüğü söz konusudur. Yani Allah ve Resulüne iman etmek, bu noktada asla şüpheye düşmemek, Allah yolunda mallarımızla ve canlarımızla savaşmayı gerektiriyor. Tersinden okursak Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar Allah ve Resulüne gerçekten iman eden kimselerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer önemli konu ise canlarımızla vereceğimiz savaşın öncesinde sürekli mallarımızdan bahsedilmesidir. Bu olay Kur’an'ın birçok ayetinde tekrarlanmaktadır. Bu uyarılarda Rabbimiz dünyaya olan bağlılığımızın ne denli ileri boyutlara vardığını vurgulamaktadır. Öyle ki, malından vaz geçemeyen bizlerin can tehlikesi ile ilgili bir durumun içerisinde yer alması mümkün değil. Zira malından vaz geçemeyen kişi canından asla vaz geçemez. O halde bugün yapılan şey Allah’ın sözlerinin bir kısmını yaşamaktan ibarettir. Yani cihad ve şehadetin gündemimizde yer almadığı, dolayısıyla bu gibi durumların yaşanmadığı bir dini anlayışa sahibiz. Üstelik ayetin sonunda imanın ispatı olarak Allah yolunda mallarımız ve canlarımızla savaşmak zikredilmiş. Bizler iman ettiğimizi söyleyebiliriz fakat Allah’ın sözlerini hayatımızda yaşanır kılmıyorsak bu bizlerin Allah tarafından 'yalancı' olarak adlandırıldığımız anlamına gelir. İşte tüm bu konularda Kur'an'a bütüncül bakmak yerine parçacı bir yaklaşımı tercih eden çarpık zihniyet iman zafiyetinden kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada İmanı bir müfessirden aldığımız şu güzel alıntıyla açarsak sanırım konu daha güzel anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’İman kalbi bir olaydır ve bu kalbi olay gerçekleşmedikçe iman söz konusu değildir. Bu nedenle akli delillerle veya dininin gerekliliği ya da vazgeçilmez oluşuna istinaden belirli bir ilmi düzeye ulaşmış birinin kalben bu yargısına teslim olması ve bir tür teslimiyet, alçakgönüllülük ve kabullenmeden ibaret olan kalbi fiilleri yerine getirmesi gerekir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali tatmin olmadır, iman güçlendikçe kalp de tatmin olmada kendiliğinden gelişecektir. Ve bütün bunlar ilimden farklı şeylerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde bir şeyi delillere dayanarak kavradığın halde kalbinin buna teslim olmaması veya bu bilginin hiçbir yarar sağlamaması da mümkündür. Sözgelimi sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyanın bütün ölülerinin bir sinek kadar olsun herhangi bir etkiye sahip olmadığını, bütün bedensel ve nefsi güçlerin ölüden ayrılıp gittiğini aklınızla değerlendirip kavradığınız halde, sırf kalbiniz bu hususu kabullenmediği ve aklınıza teslim olmadığı için bir tek gece olsun bir cesetle aynı odada kalamazsınız. Ama kalp akla teslim olur da cesedin durumunu kabullenecek olursa, bu iş size çok kolay gelecektir. Nitekim birkaç girişimden sonra kalbiniz tatmin olur olmaz ölüden hiç korkmamaya başlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşıldığı üzere kalbin hazzı olan teslimiyet, aklın hazzı olan ilimden başka bir şeydir. Çünkü bazen kişi yaratıcıyı, O'nun birliğini, ahireti ve diğer hak inançları akli delillerle ispatlar ama buna rağmen ona iman etmez. Bu durumda söz konusu kişi mümin kabul edilmez. Tersine ya kâfirlerden sayılır ya da münafık ve müşriklerden.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde herhangi bir şey hakkında bilgi sahibi olmak ve bunu dil ile ikrar etmek iman etmek manasına gelmiyor. Çünkü Allah’a ve Resulüne inandığımızı söyleyen bizlerin yaşamakta olduğu hayat buna en güzel örnektir. Dilimizle Allah’a ve öteki dünyanın varlığına inandığımızı söyleyen bizlerin sanki Allah ve öteki dünya yokmuş gibi bir hayat sürüyor olması iddiamızın sadece dilde kaldığını, kalbe inmediğini ispat ediyor. İnanıyoruz fakat iman etmiyoruz. İşte bu inanış tarzı dünyaya ve ayartıcı isteklere bağımlı bir hayat sürmemize sebep oluyor. Böylelikle yüksek sesle yaptığımız itirazlar sadece kendi çıkar ve menfaatlerimizle ölçülü olmaktadır. Bu sefil hayatı yaşıyorken ölüm bizi yakalar ise ve Rabbimizin karşısına bu halimizle çıkartılırsak ‘’İman ettik ‘’iddiamıza Rabbimizden şöyle bir karşılık gelebilir; Hayır iman etmediniz. Siz ancak; "Müslüman olduk, yani teslim olduk" deyin. Çünkü henüz iman kalbinize girmemişti" (Hucurat–14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kalbimizi yalnızca Allah’ın egemenliğine açabilirsek Allah’tan başkasını etken olarak kabul etmeyiz ve O'ndan başka hiç kimseden, herhangi bir makam ve mevkii talebinde bulunmayız. Bu şekliyle hiç kimseden iltifat ve övgü de beklemeyiz. Dinimizi yaşıyor olmamızda başkalarıyla ilgili olmayız. Başkalarının bizi kınamasından ve bizim hakkımızda söyleyeceklerinden etkilenmeyiz. Böylece bir ileri bir geri giden bocalama halimiz son bulur. İman mutlak tasdiktir, tereddüde düşmeksizin inanma halidir demiştik, eğer tereddütlerimiz varsa ve bu bizleri kardeşlerimizle bir olmaktan alıkoyuyorsa, İslam yolunda mallarımızla, canlarımızla hep birlikte çaba sarf etmemize engel teşkil ediyorsa, bu, gerçek manada iman etmediğimiz anlamına gelir. Ve bu, bulunduğumuz ortamdan etkilendiğimizi ve bu ortamın bize sunacağı faydalar ile alakadar olduğumuzu gösterir. Sözlerin doğruluğunu tasdik etsek bile bu kalbimizin hakikati kabul etmediğinin yani iman etmediğimizin resmidir. Bu şekliyle oturduğu yerde kalakalmış, sadece konuşan, konuştukları kalbine inmemiş kimseler olmaktan öteye gidemeyiz. Zira Allah’ın sözlerine inanan fakat hakiki manada iman etmeye yanaşmayan bir anlayışa sahibiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimizin onay vermediği bu pasif durumundan kurtulamayışımız içinde bulunduğumuz durumu kabul etmememizden kaynaklanmaktadır. Yani doğru bir iman anlayışımızın olduğunu zannetmekteyiz. Bu şekilde kabul gördüğümüz sürece hakiki manada imanı kuşanıp hayatlarını Allah’a adayan kardeşlerimizle herhangi bir sorun yaşamayız. Çünkü onların İslam’ın doğru algılanıp yaşanılması için savaştığı, sıkıntılar çektiği, bizlerin ise sadece dua ettiğimiz (işi Allah’a havale ettiğimiz) bir süreçte bizim açımızdan hiçbir sorun olmayacaktır. "Dua edelim de bu kardeşler bizleri gerçekten Allah’ın istediği gibi bir dini yaşamaya çağırmasınlar." Ta ki buraya kadar kusursuz bir bakışınızın olduğu bu kardeşlerimize karşı düşüncelerimiz değişecek, kusurlar görülmeye başlanacaktır. Bunun sonrasında kendimize uygun, imanımızın sorgulanmadığı,kazançlarımızdan eksilmenin olmadığı herhangi bir topluluk içerisinde yaşantımıza devam edebiliriz. Ancak dahil olduğumuz topluluğun ne olduğu ve oraya ne adına ayrılığa düşüp gittiğimizin iyi anlaşılması gerekmekte. Kur’an'ı doğru okumuş ve mesajı doğru algılamışken bu ayrılığımız / anlaşmazlığımız ihtiraslarımız yüzünden ise yeni katıldığımız bu din / topluluk Allah katında geçerli değildir ve bu bizlerden kabul edilmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah katında geçerli olan din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse bilsin ki, Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur.(Al-i İmran–19) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşaallah Allah bizleri affeder ve bizi dosdoğru yola iletir, bizlere sorumluluktan kaçmayan bir iman bahşeder. Zira ancak bu şekilde öteki dünyanın varlığına şüphe duymaksızın korkularımızı yenmeyi öğrenebiliriz. Sürekli dilde kalan imanı, amellere yansıyan gerçek bir iman şekline dönüştürebiliriz. Öyle ki, bunu gerçekleştirmek bizi Ali Şeraiti'nin şu duasını dillendirme cesaretine sahip kılacaktır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ım ! Bana imanda ‘’mutlak itaati’’ bağışla ki, dünyada ‘’mutlak isyan’’ içinde olayım !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbim ! Bana ‘’kavgacı ve inatçı’’ bir takvayı öğret ki, sorumluluğun çokluğu arasında kaybolmayayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni perhizkâr, münzevi takvadan koru ki, tenhalık ve uzlet köşelerinde gizlenmeyeyim ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ancak bu dua ile hakiki imana sahip olabilir ve tıpkı Al-i İmran suresinde bahsi geçen Müslümanlar gibi tüm yeryüzü müstekbirlerine karşı meydan okuyabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de… Kim bilir ?... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kimseler ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız" dediklerinde, bu sözden imanları daha güçlenerek Allah bize yeter, O ne güzel bir vekildir" dediler. (Al-i İmran–173)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet ERTÜRK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;AHİRET BİLİNCİ  &lt;br /&gt;27/01/2008 - 22:31  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hikmet Ertürk  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;AHİRET BİLİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 YER, o [son] müthiş sarsıntı ile sarsıldığında,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 ve yeryüzü ağırlıklarını1 attı[ğında],&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 ve insan: “Ona ne oluyor?” diye bağırdı[ğında],&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 o Gün yer, bütün haberlerini ortaya dökecek, 5 Rabbinin vahyettiği şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 O Gün bütün insanlar, [geçmiş] fiillerini görmek üzere biri öbüründen ayrılmış olarak ortaya çıkacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Ve kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onu(n karşılığını) görecek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir. (Zilzal Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Surede, hiç de hafife alınmayacak dehşetli bir günün haberi verilmekte. Üstelik henüz bu dünyadayız ve bu sonla yüz yüze gelmekten kurtulabiliriz. Nasıl olsa hepimizin yanacağı bilgisiyle ateşi hafife almak, ebedi hayattan geriye dönerek yanlışlarımızı düzeltme şansımız olmayacağı için acı pişmanlıklara sebebiyet verebilir. Şunu bilmeliyiz ki ölümünden önce kim ne yapmışsa onun karşılığını görecek. Kur’an, nasıl bir hayatı yaşarsak yaşayalım Allah’ın öteki dünyada günahlarımızı affedeceği tezini çürütüyor. Rabbimiz ölümümüzden sonraki ilk karşılaşma anından bahsederken En’am suresinde bizlerin nasıl bir istekte bulunacağını ve kendisinin de bizlere nasıl bir cevap vereceğini kitabında bildiriyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27- Cehennemin başında durdurulduklarında onların "Ah ne olaydı, dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak " dediklerini keşke görseydin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28- Hayır, sadece daha önce içlerinde sakladıklarının akıbeti önlerinde belirdi (diye böyle hayıflanıyorlar. Yoksa) eğer dünyaya geri gönderilseler yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada 'yalancılar' olarak tanımlanmamızın sebebi, bu durumun dünyada iken bizlere bildirilmiş olmasıdır. Yanlış davranmamıza neden olan unsur ise içimizdeki sakladığımız gizli sebeplerimiz olarak ifade edilmiş. Yani iman ettiğimiz şeye aslında iman etmediğimiz anlaşılıyor / açığa çıkıyor. Bu dünyada tüm ısrarlı uyarılara rağmen Allah’tan yana tavır alamayanların öte dünyadan bu dünyaya tekrar geri gönderilseler dahi aynı tavırları sürdüreceği söyleniyor. Korkunç bir durumla karşı karşıyayız. Allah’ın güvenini sonsuza kadar kaybetmişiz ve ateşe atılacağız. Peki, bu neden böyle oldu ? Neden böyle bir sonla karşı karşıya kaldık? Hayatımızı doğru olanla / vahiyle değiştirme ihtiyacı duymadık. Çünkü hiçbir zaman Allah’a döneceğimizi düşünmedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Bakın, o adam, [yeryüzündeki hayatında] kendi görüş ve anlayışındaki insanlar arasında keyifle yaşadı; 14 çünkü hiçbir zaman [Allah'a] döneceğini düşünmedi.15 Evet, öyle! Hâlbuki Rabbi, onda olan her şeyi görmekteydi! (İnşikak Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kötü örnek teşkil eden bir şahsiyetin özellikleri ve farklı ayetlerde de akıbeti anlatılmış. Yeryüzündeki hayatında Allah’ın uyarılarını dikkate almadan, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşan yoldaşlarıyla birlikte keyif içerisinde yaşayan bir adam... Bu adam Allah’a döneceğini düşünmeyen, buna şüpheyle bakan, üstelik bütün bir hayatının kayıt altına alındığından habersiz bir şekilde sefil yaşantısına devam ediyor. Yani denilmek isteniyor ki "Siz bu adam gibi olmayın." İşte bunun için Rabbimiz bizleri görüp izlediğini, kendisine geri döndürülüp hesaba çekileceğimizi açık bir şekilde bildiriyor. Yukarıda bahsi geçen adam gibi; sadece bu dünyayı düşünen, Allah’ın dikkate alınmadığı bir yaşam biçimini terk etmemizi öğütlüyor. Tabii ki bu değişim, bağımlısı olduğumuz onca ayartıcı mevcutken hiç de kolay olmayacaktır. Üstelik Allah’ın uyarılarını dikkate alıp hayatımızda önemli değişikliklere karar verdiğimizde yaşadığımız çevrede de birtakım sıkıntılar oluşacaktır. Tercih ettiğimiz inançtan dolayı bizleri kınayanlar, tavır alanlar olacaktır. Yaşadığımız yörelerdeki bu olumsuz tepkilerden dolayı özgüvenimizi kaybedip Allah’ın sözlerini yaşamaktan çekinmemeliyiz. Bu hayatın süreli olduğunu, ölümümüzden sonra Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Tabii ki Allah’ı umursamayan bu insanlar bizlerin haline gülebilir, dolayısıyla inancımızı alaya alabilirler. Fakat; 34 [Hesap] Günü ise, imana ermiş olanlar [geçmişte] hakikati inkar edenler(in halin)e gülecekler: 35 [çünkü, cennette] sedirlerin üstünde [uzanmış şekilde] bakınıp duracaklar ve [kendi-kendilerine diyecekler]: 36 “Bu hakikat inkarcıları, yapmaya düşkün oldukları şeyler için mi [böyle] cezalandırılıyorlar? (Mutaffifin Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer her türlü psikolojik baskıya, engellemelere, kınayıcıların kınamalarına rağmen doğru tercihte bulunmuş isek artık bizlere gülen, inaçlarımızdan taviz vermemizi bekleyen ayartıcılara ve hakikati inkâr edenlere karşı rahat ve küçümseyici bir edayla ; ‘’ Bu hakikat inkârcıları, yapmaya düşkün oldukları şeyler için mi ( böyle ) cezalandırılıyorlar? ’’ deyip böyle bir azapla karşı karşıya kalmadığımız için sevinebiliriz. Hakikati inkâr edenlerin, bizleri alaya alanların nasıl bir azapla karşı karşıya geldiklerini de dilerseniz Hac Suresinden öğrenelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 ve bununla onların içlerinde olan her şey ve deriler(i) eriyip gidecek; 21 ve onlar demir kıskaçlarla [bağlanmışçasına hep bu durumda] tutulacaklar; 22 ve kendi boğuntuları içinde (kıvranıp dururken) bu durumdan ne zaman kurtulmaya çalışsalar her seferinde yeniden (aynı boğuntuya) sokulacaklar ve [onlara:] “Tadın (bu) yakıcı azabı [sonuna kadar]!” [denecek]. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de korkunç bir tablo ile karşı karşıyayız. İnşaallah ölümümüzden öncesiyle ilgili olarak bu dünya hayatına dair köklü değişiklikler yapmayı göze alabiliriz. Ölümün ne zaman geleceğini bilmediğimize göre, batıl yaşantılarımızdan bir an önce uzaklaşmalı, ertelemeci bir anlayıştan uzak durmalıyız. Yukarıda haber verilen kötü sonun, dünyada iken yapmaya düşkün olduğumuz şeylerden kaynaklandığı bilgisini almış olduk. Bu dünya hayatının süreli olduğunu ve sınava tabi tutulduğumuzu unutmayalım. Öteki dünyadaki mutluluğumuz bu dünyada arınmamızla alakalıdır. O halde çok kötü bir hayat yaşıyor olsak bile hala hayatta olmamız bizim için çok büyük bir fırsattır. Ölümümüzden sonra böyle bir fırsatımız olmayacaktır. Unutmayalım ki; [Bu dünyada] arınmayı başaran ise, [öteki dünyada] mutluluğa ulaşır (Ala–14) Tabii bu dünyada arınmamızı engelleyen birtakım sebepler var. Bizleri Allah’ın dinini yaşamaktan alıkoyan, doğru gittiğimiz yol üzerinden saptıran ayartıcılar mevcut. Yaşadığımız süreçte ellerinde bulundurdukları makam ve mevkileri, varlıkları, zenginlikleri sebebiyle kendilerine hayır diyemediğimiz, onların günaha bulaşmış yaşam tarzlarını örnek aldığımız önderlerimiz var. "Hayır" diyemiyoruz, çünkü ellerinde bulundurdukları imkânlardan kendimiz adına faydalar umuyoruz. Ya da elde ettiğimiz kazanımları kaybetmek istemiyoruz. Halbuki sonu ne olursa olsun hayatın geçici hazzına kapılıp boşlukta ateşe doğru sürüklenen bu insanların adımlarını takip etmemeliyiz. Bu dünyada olmasa bile öte dünyada bu insanlarla mutlaka ayrılığa düşeceğiz ve onları uğrayacağımız kötü akıbetle ilgili olarak sorumlu tutacağız. Onları ne şekilde suçlarsak suçlayalım bu savunmamız bizleri ateşten kurtarmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ve [yeryüzündeki hayatlarında] hakikati inkâr etmiş olanlar [bunun üzerine] feryad edecekler: “Ey Rabbimiz! Bizi saptıran şu insanları ve görünmeyen varlıkları göster bize: onları ayaklarımızın altına al(ıp çiğneyel)im ki hepimizin en alçağı olsunlar!”(Fussilet Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte dünyada iken gururla dolaşan, bizleri de müptelası oldukları sefil hayatlarına dahil edip ateşe atılmamıza sebep olan insanlar hakkında söyleyeceklerimiz... Böyle olacağını hiç düşünmemiştik. Güç ve ihtişamları sebebiyle onların yanlarında yer aldık. Peki neden şimdi "Bizi saptıran şu insanları göster bize; onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim ki hepimizin en alçağı olsunlar" diyoruz. Çünkü artık mal-mülk fayda etmiyor, oraya götüreceğimiz tek şey dünyada iken yapmış olduğunuz salih amellerimizdir. Adam kayırma yok, işi oluruna uydurma yok, aracılar yok, rüşvet yok, işlediğimiz salih amellerimizle ya da hayatımız boyunca işlediğimiz günahlarla baş başayız. Hayatta iken elde ettiğimiz dünya malının büyüsüne kapılıp Allah’a döndürüleceğimizi unuttuk. Kendimizi yeterli gördük. Öyle ki, malımızın bölüşüleceği korkusuyla kardeşlerimizden dahi uzaklaştık. Elde ettiğimiz dünya kazancının bizlere fayda sağlayacağı düşüncesine kapıldık. Hem de Rabbimizin Alak suresindeki uyarılarına rağmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Gerçek şu ki insan fütursuzca azar. 7 ne zaman kendini yeterli görse: 8 oysa, herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişi şöyle bir hatırlar isek Peygamberlerin mesajlarını yalanlayanların, uyarılara karşı gelip onlarla mücadele eden, fütursuzca azgınlaşan kişilerin varlıklı, otorite sahibi kişiler olduğunu görürüz. Bugün isimler değişmiş olsa dahi uygulamada değişen pek fazla bir şey yok. Zira bugün de uyarıcılar var ve bizim onlara verdiğimiz cevaplar bu dünyadaki zenginliğimizle, makam / mevki olarak yüksek yerlerde olup olmamızla doğru orantılıdır. Kimimiz elimizdeki malın kaybolup gitmesi korkusuyla, kimilerimiz ise bu varlıklı kimselerin ellerinde bulundurdukları zenginliklerden "bizim de payımıza bir şeyler düşer" ümidiyle Allah’ın mesajlarını yaşamaktan çekinerek umursamaz tavırlar sergilemekte. Oysa biz dünyanın geçici hevesleri peşinde koşmamalıyız. Zira bu dünya oyun sahası değil, öte dünyadaki kurtuluşumuzun azığını toplayacağımız geçici bir sınav mekânıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte [böyle:] Biz gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi sırf bir oyun olsun diye yaratmadık. (Duhan-38) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun olsun diye yaratılmayan, öte dünyada sınava çekileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Güzel şeylerdeki payımızı bu dünyada tüketmemeliyiz. Bu dünyada büyüklenmek, haklı olan her şeye karşı çıkmak öteki dünyada bizleri Rabbimizin karşısında çok aşağılık bir konuma düşürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Hakikati inkâra şartlanmış olanlar ateşin karşısına getirilecekleri Gün,[onlara:] “Bütün güzel şeyler[deki payınızı] dünya hayatında tükettiniz, [öteki dünyayı hiç düşünmeden] onlarla sefa sürdünüz!” denilecektir, “O halde, bugün yeryüzünde küstahça büyüklük tasladığınız ve haklı olan her şeye karşı mücadele ettiğiniz için ve yaptığınız bütün sapkınlıkların karşılığı olarak aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!” -Ahkaf Suresi-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu açık uyarılara rağmen günah işlemekten çekinmiyoruz. Bütün bir ömrümüzü içki masalarında hayata meydan okuyup sorunlarımızı unutmaya çalışarak geçiremeyiz. Hayatımız sürekli peşinde koştuğumuz kız arkadaşlarımızla yaşadığımız aşklardan, red cevabı aldığımızda kadehlere sarıldığımız garip duygusal durumlardan ibaret değildir. Sorunlarımızı aklımızdan kaçarak, unutmaya çalışarak halledemeyiz. Allah’a yaklaşmak için kullanmanız gereken zamanı acımasızca tükettiğiniz kahvehane köşeleri dürüstlüğü / erdemliliği kuşanacağınız yerler değildir. Geleceğinde kuşku olmayan güne hazırlanmak zorundayız. Böyle günaha batmış bir şekilde Allah’ın huzuruna çıkamayız; çünkü günaha batmış olanlar [o zaman, görecekler ki] sapıklıkta ve ahmaklıkta kaybolup gitmişler! (Kamer–47) Günahlarımızda ısrarcı olur da bu şekliyle hayatımız sona ererse öte dünyada Allah katında hiçbir değerimiz olmayacak. Hayatta iken dünyanın gelip geçici olduğu bilgisine sahiptik. Bu tarz bir hüsranla yüz yüze kalmış bizler için Rabbimiz Ankebut Suresinde; Çünkü [akıllarını kullansalardı bilirlerdi ki] bu dünya hayatı geçici bir zevk ve eğlenceden başka bir şey değildir; oysa sonraki hayat, tek [gerçek] hayattır: keşke bunu bilselerdi ! diyor. Anlaşılan o ki bunca açık mesajları okuduktan sonra bile umursamaz, bir o kadar da cesaret içeren davranışlarımızın sürmesinde farklı ama hatalı bir inanış biçimine sahip olmamızın etkileri var. Sonuçta nasıl bir hayatı yaşıyor olursak olalım Allah'la özel bir ilişkimiz olduğuna inanıyoruz.Ve bu şekilde cehenneme gitsek bile cezamızı çektikten sonra tekrar cennete gideceğimiz şeklinde batıl bir inanca ahibiz.Bu anlayış Yahudi toplumunda da var. Dolayısıyla Yahudiler bu yanlış inanışları nedeniyle, bizleri de kapsayacak şekilde Allah’ın sözleriyle uyarılıyorlar. Eğer böyle bir hayatı yaşamayı sürdürürsek ateş bizler için bütün günler boyunca yakıcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah Katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah sözünden asla dönmez ! O yüzden henüz hayatta iken tercihlerimizden dolayı başımıza gelecek olan sahneleri iyi okuyalım ve bunu gerektirecek davranışlarımızı terk edelim. Rabbimizin; 59 Onların ardından, salâtı boş veren ve yalnızca kendi şehvetlerinin, dünyevî tutkularının peşine düşen bir kuşak geldi; ve böyle yaptıkları için de, yakında tam bir düş kırıklığıyla karşılaşacaklar. (Meryem–59) diye bahsettiği topluluklar gibi olmayalım. Çünkü tam da bu noktada çoğumuzun namazlarını / salâtı terk ederek dünyevi tutkuların peşinden gittiği bir gerçektir. Üstelik Ahiret’te günahkârlar, kendilerinin hangi sebeplerden cehenneme atıldıklarını soran Mü'minlere aşağıdaki ayette şöyle cevap veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43- Cehennemlikler derler ki; "Biz namaz kılanlardan değildik.44- Yoksulların karnını doyurmazdık. 45 Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.46- Hesap verme gücünü inkar ederdik.47- Sonunda bi de ölüm gelip çattı."(Müddesir Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimle birlikte olanlarla asılsız ve bozguncu konuşmalara dalıp hayata öyle bir ihtirasla sarılmışız ki, müşriklerin yaşantılarıyla kendi yaşantımız arasında çok fazla benzerlikler oluşmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sen onları başkalarından daha ihtirasla hayata sarılmış göreceksin, hatta Allah'tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlardan bile daha çok: onların her biri binlerce yıl yaşamak ister; halbuki uzun yaşaması, böyle birini [ahirette] azaptan kurtarmaz: zira Allah onun bütün yapıp-ettiklerini görmektedir.(Bakara–96)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir hayatı yaşıyorken artık boş bir ümit içerisinde olmamamız gerekir. Yapmamız gereken şey müşriklerle aynı tutum ve davranışlar içerisinde bulunmamaktır. Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlarla aynı düşünceleri, aynı hayatı yaşıyorken nasıl olur da cennete gideceğimizi düşünebiliriz ki ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;51 SEN, [Kıyamet Günü, hakikati inkar edenlerin,] -can damarlarından yakalandıkları için- kaçacak bir yer bulamayıp korkuyla büzüldükleri [anki halleri]ni bir görsen; 52 ve [görsen, nasıl] “Biz [şimdi] ona inandık!” diye yalvarırlar!”Fakat nasıl bu kadar uzaktan [kurtuluşa] ere[ceklerini ümit ede]bilirler? 53 Halbuki önceleri hakikati inkara kalkışmışlar ve insan kavrayışının ötesindeki bazı şeylere uzaktan dil uzatmışlardı.54 Böylece, kendileri ile istek ve özlemleri arasına bir set çekilecektir, tıpkı onlardan önce yaşayıp gitmiş olanlara yapıldığı gibi: çünkü ötekiler [de] şüpheye varan bir tereddüt içinde boğulup gitmişlerdi. (Sebe Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyada onlar için Allah’ın mesajlarına burun büktüğümüz bu adamların hiç de özenilecek bir tarafı kalmamıştır. Korkuyla Allah’a yalvarıyorlar ve gerçekten de acı çekiyorlar. İnşaallah bu adamların adımlarını takip edenlerden olmayız. Rabbimiz bizlere; Halbuki, o tağutu ret etmekle emr olundular." (Nisa: 60) sözünü söyleyerek, mazeretimiz ne olursa olsun tağutu (Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenleri) reddetmemizi, onların yanında yer almamamızı emretmişti. Öyleyse bu hakikat inkârcılarını dost edinmemeli, izzet ve şerefin Allah’ın yanında olduğunu anlamalıyız. Peki, bu kadar açık uyarılara rağmen bazı kardeşlerimiz, gerçek kardeşlerinden uzaklaşarak hala bu hakikat inkârcılarının yanında ne yapıyorlar dersiniz? "Onlar mü'minleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir." (Nisa, 139) Kalabalıklarının oluşmasını sağladığımız bu insanlar öte dünyada çok iğrenç bir pazarlığın içerisinde rol alacaklar. Bu dünyada yanlarında çıkar, izzet, şeref umduğunuz bu insanların bu iğrenç pazarlıklarını duyduğunuzda bekli de tiksineceksiniz. Çünkü bu insanlar oldukça ileri giderek sırf öte dünyadaki kurtuluşları için çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini hatta aşiretlerini dahi fidye olarak öneriyorlar. O halde bu bencil, cani insanlarla bu dünyadaki ilişkilerimize bir an önce son vermeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengârenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkâr, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 8–15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç biri kabul edilmiyor; doğruca ateşe atılacaklar. İşte bizler de hesap gününde suçlu / günahkârlardan isek, Allah’ı umursamadan bir ömür geçirmiş isek, bu ailevi ilişkilerin hiçbir değerinin olmayacağı açık bir şekilde anlatılıyor. Öte dünyada anlatılan azabın boyutlarını bu dünyadaki duyularımızla kavrayamayacağımız gün gibi aşikar. Çünkü bu dünyada uğurlarına ölmeyi bile göze aldığımız, bütün bir ömrümüzü onlar için çalışarak tükettiğimiz eşlerimizi ve çocuklarımızı fidye olarak önerecek olmamız oradaki azabın şiddetinin bizlerin bilgisinin dışında olduğunu gösteriyor. Anlaşılan daha önce hiç görmediğimiz, tamamen farklı, çok korkunç bir durumla karşı karşıya kalacağız. Allah böyle bir sondan inşaallah bizleri korur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu azabla yüz yüze gelen insanların henüz yaşıyorken düştüğü hatalara düşmemeye gayret etmeliyiz. Öteki dünyanın varlığını gündemimize almadan herhangi bir hesabın içerisine girmemeliyiz. Çünkü ölüm gerçektir. İslam adına yaşadığınız yol üzerinde ölmek çok şerefli bir ölümdür. Fakat bu tercihte bulunmasanız bile ölüm yine de gelip sizi bulacaktır. Bu nedenle bir an önce anlamsız korkularımızı bir kenara bırakıp 'Allah’lı bir yaşam'ı gündemimize almalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De ki: “[Tabii bir ölümle] ölmekten yahut [savaşta] öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size bir fayda vermez; çünkü başarsanız bile hayatın zevkini ancak çok kısa bir süre tadarsınız!” (Ahzap-16) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgi bizlere onurlu tavırlar sergilememizi de öğretecektir. Gideceğimiz yer Rabbimizin katı ve o istemediği sürece kimsenin bizlerin ölüm saati üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu değil. Hiçkimse bu saati ne bir saat geri ne de bir saat ileri alamaz. Allah adına yaptığımız hiçbir şeyin hesabını müstekbirlere vermek zorunda değiliz. Bu zalimlerden dolayı adımlarımızı gri atmayı ya da korkmamızı gerektirecek hiçbir sebep yok. Çünkü ölümün ve yaşamın süresi Allah’ın elinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Her ümmet için bir süre vardır; süreleri sona erince bir saat bile geciktirilmezler ve öne de alınmazlar."(Yunus–49)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer doğru tercihlerde bulunmaz isek öte dünyada karşılaşacağımız cehennem çok ürkütücü bir yerdir. Cehennem; dar, dumanlı ve hücrelere kadar işleyen kavurucu azaplarla dolu korkunç bir ortamdır. Cehennemde yiyecek olarak diken ve zehir; içecek olarak kaynar su, irin ve kan olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Gerçekten Cehennem bir gözetleme yeridir. Taşkınlık edip azanlar için son bir varış yeridir. Bütün zamanlar boyunca içinde kalacaklardır. Orada ne serinlik tadacaklar, ne de bir içecek; kaynar sudan ve irinden başka.'' (Nebe Suresi 21–25).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ürkütücü bir yer ve bir insanın böyle bir sonla karşı karşıya kalması çok üzücü bir son. Rablerinin uyarılarını arkalarına atıp umursamayan, sürekli kendilerinden istenilen hayatı erteleyip bu gerçekle karşı karşıya kalanlar için korku dolu saatlerin başlangıcı... Bu durumda korkmamayı, içimizin rahat olmasını çok isterdik. Bu dünyada takva sahibi olan, Rablerinin uyarılarını dikkate alan insanlara Allah; 68 [Ve Allah onlara,] “Ey Benim kullarım!” diyecek, “Bugün ne korkmanıza gerek var, ne de üzüleceksiniz! 69 [Siz ey] mesajlarımıza iman etmiş ve kendilerini Bize teslim etmiş olanlar! 70 Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutlulukla cennete girin!”(Zuhruf Suresi) Bu müjde bizim için çok güzel bir hediye, çok güzel bir lütuftur. ''Takva sahiplerine vaat edilen cennet; onun ağaçları altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup sakınanların sonudur. İnkâr edenlerin sonu ise ateştir .'' ( Rad suresi 35 ) İşte bu, korkup sakınmamızın bir sonucu olarak bizlere hediye edilen, vaat edilen cennet... İşte bütün bu gösterdiğimiz erdemli davranışlardan dolayı ; 23 [Buna karşılık,] imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar orta koyanları Allah, içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı hasbahçelere sokacaktır; orada onlar altın bilezikler ve inciler takınacaklar ve onların giyim-kuşamları da ipekten olacak; 24 çünkü böyleleri sözün en iyisine, en tutarlısına yönelmek [arzusunu göster]diler ve böylece O bütün övgülere layık olan'a götüren yola yöneltildiler. (Hac Suresi) Evet, Rabbimizin biz iman edenlere sunduğu bunca müjdeden sonra dünya hayatının ölümümüzden önce bizleri tekrar ayartmasına izin vermemeliyiz. Rabbimizin aşağıdaki Fatır, Zümer ve Bakara Surelerindeki uyarılarını hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EY İNSANLAR! Allah'ın [yeniden diriltme] vaadi gerçektir: sakın, bu dünya hayatının sizi ayartmasına ve Allah hakkındaki [kendi] çarpık düşüncelerinizin sizi saptırmasına izin vermeyin! (Fatır–5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;54 Öyleyse [yalnız] Rabbinize yönelin ve [ölümün ve yeniden dirilmenin] azabı başınıza gelmeden önce O'na teslim olun, sonra hiç kimse sizi koruyamaz. 55 Bu azap, siz farkında olmadan, âniden başınıza gelmeden önce Rabbiniz tarafından size indirilmiş olan en güzel [öğretiye] uyun, 56 ki hiçbir insan [Kıyamet Günü] “Allah'a karşı umursamaz davrandığım ve [hakikati] küçümseyenlerden biri olduğum için yazıklar olsun bana!” demesin; (Zümer Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;48 Ve hiçbir insanın ötekine en ufak bir yararının dokunamayacağı, hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği Gün[ün mutlaka gelip çatacağı] bilinciyle yaşasanıza!(Bakara Suresi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve dua ile &lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-2538062829126590631?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/2538062829126590631/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=2538062829126590631&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2538062829126590631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/2538062829126590631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/hikmet-ertrk-yazilari.html' title='HİKMET ERTÜRK YAZILARI'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM85lVsJJI/AAAAAAAAA48/JtZAQoVRVrQ/s72-c/H%C4%B0KMET+ERT%C3%9CRK.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-4263673662669376422</id><published>2008-06-25T23:49:00.001-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:21.902-08:00</updated><title type='text'>MUHAMMED MUVAHHİD  YAZILARI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM8HRA1UcI/AAAAAAAAA4s/TFtntT3Znkc/s1600-h/NAMAZ.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM8HRA1UcI/AAAAAAAAA4s/TFtntT3Znkc/s400/NAMAZ.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216078888948814274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHAMMED{MUVAHHİD}  23-01-2008, 13:43:24  &lt;br /&gt;Allahu Teala insanı eşrefi mahlûk, yani mahlûkatın içerisinde en üstün ve şerefli varlık olarak yaratmıştır. Ona başka hiçbir mahlûkata vermemiş olduğu akıl nimetini bahşetmiş ve buna binaen onu yapacağından sorumlu kılmıştır. Bu hususu Kur'an'ı Kerim'de Allah Subhanehu Teala şöyle buyurmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi." (Bakara:30) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünde Allah Subhanehu Teala'nın halifesi olan insan akıl nimetini kullanarak iman edenler safına girmiş olur ve bu şekilde ise hem dünyada hem de ahirette kurtulanlardan olacağını yine Allah Subhanehu Teala şu ifadelerle bizlere bildirmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" ...Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp salih amel işleyenler için Rableri katinda mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir." (Bakara:62)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka ayeti celilede şöyle buyrulmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler." (Bakara:277)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve buna benzer nice ayeti kerimede Allah Subhanehu Teala İman edip mümin olan her bir kişinin yapacağı salih amel karşılığında cennetini vaat etmiş bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda bu eşsiz nimet olan imandan yoksun her insanı ise akıl nimetinden beri olan ve sadece insanların hizmetine sunulan hayvanlardan dahi daha aşağılarda olacağı bildirilmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır." (A'raf:179)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka ayeti celilede ise Allah Subhanehu Teala imansız yani kafir olarak ölen insanlar için şu çok dehşet verici ifadeleri kullanmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şüphe yok ki kafir olanlar, yer yüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o kadarı kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı bir azap vardır." (Maide:36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu kısa girişten sonra ele alacağımız konuları ana başlıklar halinde şu şekilde sıralıya biliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman-Akide nedir?&lt;br /&gt;Amel-Şer'i hüküm nedir?&lt;br /&gt;İman ile amel arasındaki fark nedir?&lt;br /&gt;Küfür nedir ve kafir kime denir?&lt;br /&gt;Gelelim birinci konumuza:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman-Akide nedir?&lt;br /&gt;İmanın biri genel, diğeri özel olmak üzere iki anlamı vardır. İmanın genel yani sözlük anlamı, inanmak ve tasdik etmektir. ''İman'' kelimesinin bu manada olduğu ayetler vardır. Bu ayetlerden birisi, Yusuf suresindeki 17. ayet-i kerime'dir. Yusuf Aleyhi's-selam'ın kardeşleri, babaları Yakup Aleyhi's-selam'a gelerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Ey babamız! Biz yarış yapıyorduk, Yusuf'u eşyamızın yanına bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize iman etmezsin (yani inanmazsın) dediler." (Yusuf:17) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu âyet-i kerime'de "iman" bu genel anlamındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman sözcüğünün sözlük anlamı şu şekilde ifade edilmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halil (Tertib-ul Ayn, s.56.), İbn-i Faris (Mekayis, c.1, s.133.) , İbn-i Esir (Nihaye, c.1, s.269.) ve İbn-i Menzur (Lisan-ul Arab, c.13, s.21.) gibi lügat bil­ginlerinin tariflerinden çıkarılan sonuca göre, "iman" korku an­lamındaki havf kelimesiyle zıd olan "emene" kökünden gelmiştir. Kur'an-ı Kerim'den şu ayeti buna örnek olarak gösterebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Korkularını emniyete tebdil eylemeyi vaadetmiştir..." (Nur:55) Ancak "İman" "ba", "ya", veya "lam" harfleriyle kullanıldığında tasdik, doğrulama anlamındadır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peygamber de kendisine Rabbinden ineni doğrulamış, inanmıştır." (Bakara: 285)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azduddin İyci (Şerh-u Mevakif, c.8, s.323.) ve Taftazani (Şerh-u Mekasid, s.56, 176) gibi mütekellimler "İman"ı tarif ederlerken tasdik (doğrulama) olarak yorumlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine alimlerden İbn-Bakillani der ki: ‘Lugatda iman, tasdiktir. Organların ve kalplerin fiileri değil'. (Kitab-ul İttisaf s.34) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman'ın dinde ki özel anlamı, yani şer'i ıstılahta ise; Peygamberimizin Allah Subhanehu Teala tarafından getirdiği kesin olarak bilinen her şeyde onun doğruluğuna inanmak ve onu tasdik etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Peygamber ve mü'minler ona Rabbinden indirilene inandı.'' (Bakara:285) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır." (Bakara:177)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yine onlar, sana indirilene ve senden önçe indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar." (Bakara:4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve buna benzer birçok Ayet-i kerimelerdeki iman bu manadadır. İman deyince bu anlaşılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman ne ile gerçekleşir? Şüphesiz inanma kalbin işidir. Dil ise kalpte var olan imanı ifade eder. İmanın kalp ile alakalı bir husus olduğunu bildiren birçok hadis ve ayet mevcuttur. Örneğin; Hucurat Suresinde Allah Subhanehu Teala şöyle buyurmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Bedeviler 'inandık dediler.' deki, 'siz iman etmediniz, ama 'islâm olduk' deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi..." (Hucurat:14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Kurtubi El-Camiu li-Ahkami'l-Kuran adlı meşhur Kuran tefsirinde bu ayet ile alakalı şunları söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Abbas dedi ki; Âyet-i kerime hicret etmeden önce "muhacir" adını al­mak isteyen bedevi Araplar hakkında inmiştir. Allah da onların bedevi araplara ait isim üzere bulunduklarını onlara "muhacirler" denilmeyeceğini bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;es-Süddî dedi ki: Bu âyet-i kerime el-Feth Sûresi'nde sözü edilen bedevi araplar hakkında inmiştir. Bunlar Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gıfar, Dîl ve Eş-calılara mensub bedevi Araplardır. Malları ve canları güvenlik altında olsun­lar diye: iman ettik, demişlerdi. Medine'ye gelmeleri istenince geri durdular. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, âyet-i kerime bazı bedevi Araplar hakkında hususidir. Çünkü onlar arasından yüce Allah'ın da belirttiği üzere Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseler de vardır. Yüce Allah'ın; "Fakat teslim olduk deyin" buyru­ğu, biz Öldürülmek ve çoluk çocuğumuz esir alınmak korkusuyla teslimiyet gösterdik, demektir. İşte bu münafıkların niteliğidir. Çünkü onlar kalpleri iman etmediği halde zahiren iman etmiş görünmekle, ölüm ve esaretten kurtuldu­lar. İmanın gerçeği kalb ile tasdiktir. İslâm Peygamber (sav)'in getirdikleri­ni zahiren kabul etmektir. Bu da kişinin kanını dökülmekten kurtarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer ibn-ul Hattab'ın Cibril kıssası ile ilgili olarak rivayet ettiği Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İslam'ın, imanın ve ihsanın ne olduğunu öğrettiği hadiste şu ifadelere yer verilmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘...Bana imanın ne olduğundan haber ver.' Dedi ki: ‘İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Resullerine ve ahiret gününe inanmandır. Kadere, hayrının ve şerrinin Allah'tan geldiğine de inanmandır.' (Buhari, Muslim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İman, kalb ile bilmek (marifet), dil ile ikrar ve azalar ile amel etmektir." (İbn Mace c: 1 s: 112 (Kahraman Yay.) h. no: 65. Toshihiko İzutsu, İslam Düşüncesinde İman, 104-105.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alimler burada, bilgi ile alakalı, Arapça kullanımdaki iki kelimeyi inceleyerek bu sözü açıklamıştır: Birincisi (A-Li-Me) diğeri ise (A-Ra-Fe) fiilidir. Sözlük manalarına açıp baktığımızda bu kelimeler arasındaki fark hemen göze çarpar. Şöyle ki; (A-Li-Me) fiilinin manası "bilmek, tanımak (hakkında) bilgisi olmak"tır. (A-Ra-Fe) fiilinin ise bu manalara ilaveten "farkında (ŞUU-RUN-DA) olmak, keşfetmek, bir şeyi hak olarak bilmek, bir şeyin doğru olduğuna kanaat getirmek ve kabul etmek" gibi manaları da içerdiği görülür. İşte burada kalbî marifete "imandır" diyebiliriz. Ama bilgili olmak illa da iman sahibi olmayı gerektirir diye bir şey söylemek de doğru değildir. Nitekim Yahudiler Kur'ân'ın ifadesiyle Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in peygamber olduğunu kendi evlatlarının (kendilerine ait olduğunu) bildikleri gibi biliyorlardı ama yine de iman etmiyorlardı bk. Bakara 146: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, imanın kalb ile alakalı olduğunu bize bildiren daha birçok ayet ve hadis mevcuttur ileride bu konu hakkında bir kaç hususa daha değineceğiz. Bu deliller imanın kalple ilgili bir iş olduğunu bunun da tasdik ve itikad anlamına geldiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmanın bu genel tanımından sonra, akli iman ile nakli iman'ın ne olduğunu ve arasındaki farkın ne içerdiğine bir bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akli İman bir insanın Müslüman olabilmesi için yerine getirmesi gereken en öncelikli bir konudur. Kelimeyi tevhidi incelediğimizde karşımıza şu gerçekler çıkmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu kulu ve resulüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Kelimeyi tevhid'de kişiyi Müslüman yapan üç akli imanın hakikatini kısaca ele alalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Allah'a iman:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Subhanehu Teala'ya iman akıl nimetini kullanarak maddenin, yani duyu organları ile hissedilen her şeyin aciz, sınırlı ve muhtaç oluşundan ve aynı zamanda sebep oluşundan dolayı, bir müsebbibe gerek duyulduğunu yani Allah Subhanehu Teala'nın varlığının vacibul vücud olduğuna kesin tasdiktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İki Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Allah Subhanehu Teala'nın kulu ve resulü olduğuna iman:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı şekilde mümin olabilmek için bir resule kesinlikle gerek duyulduğunu ve kişilerin hayatta karşılaşacağı tüm sorunların ancak bu resul aracılığı ile çözüme kavuşturabileceğinden dolayı, Allah Subhanehu Teala'nın kelamı olan Kur'an'ı Kerime imanda akli imandır. İşte resule ihtiyaç akli bir imanın ürünü ve o resulün Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in olduğunu bize bildiren ise Kur'an'ı Kerim'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, bu üç konu akli iman'ın aslını teşkil etmektedir ve Kelimeyi tevhidi söyleyen her müminin aklen idrak edip, kanat getirmesi gereken bir imani husustur. Nitekim Allah Subhanehu Teala bu gerçeği Kur'an'ı Kerim'de bizlere birçok yerde hatırlatmaktadır. Buna bir örnek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır." (Bakara:164)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birde nakli iman vardır ki; oda kişinin aklı ile tasavvur edemediği, yani madde ötesi olan, her şeyin nakil yani Kur'an ve Sünnet ile bildirilen, sübut ve delalet olarak kati olan her şeye iman etmektir. Örnek; Meleklere, Şeytana, Cennet ve Cehenneme ve bunun gibi birçok başka konuya nakli iman denir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, tüm bu söylenenlerden sonra akide yani imanı alimler şöyle özetlemiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akide; delile dayalı, vakıaya uygun kesin tasdiktir, iman etmektir. Akidede gerekli olan ise kesinliktir. (Takiyyuddin En-Nabhani Islam Şahsiyeti c.1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarif üzerinde biraz durulması gerekiyor. Delil kesinliği ve vakıaya (fıtrata) uygun oluşu hakkında yine alimlerin sözlerinden anlayalım. Takiyyuddin En- Nabhani bu konu hakkında şunları söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akli akide insan fıtratına uygun ise o, doğru bir akide, düşünme ve meyiller için, yani şahsiyetin oluşması için doğru bir esastır. Eğer insan fıtratına uygun değilse batıl bir akidedir ve batıl bir esastır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akidenin insan fıtratına uygun olması demek, insan fıtratında var olan acizliği ve düzen sahibi bir yaratıcıya muhtaçlığı kabul eder olması demektir. Diğer bir ifade ile dindarlık içgüdüsüne uygun olması demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm akidesi, insan fıtratında var olan tedeyyünü/dindarlığı kabul eden tek akli akidedir. Çünkü İslâm akidesinin dışındaki akideler, ya dindarlık içgüdüsüne uygunluğu akıl yerine vicdan yoluyla sağladığı için akli bir akide sayılmazlar. Veya akli bir akide olsa dahi insan fıtratında olanı kabul etmezler. Yani dindarlık içgüdüsüne uygun olmazlar. (Takiyyuddin En-Nabhani Islam Şahsiyeti c.1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akide'de delilin kesin yani kati oluşu ise bir çok delil'den dolayı iman'da şarttır. Bir haberin veya delilin kati oluşu o haberin ve delilin zandan arındırılmış olması demektir. Kısacası kati yani kesinliğin karşıtı zandır. Örneğin; kelimeyi tevhidin ilk şartı olan Allah'a iman bir mefhumdur. Mefhum ise; aklın vakıaya vermiş olduğu hükmün zandan arındırılmış şeklidir. Ve kişi sahip olmuş olduğu mefhumlara göre hareket eder. Kişi kaynar suyun kesin yakıcı bir şey olduğu konusunda bir mefhum sahibi ise, çayını yudumlarken bu mefhum doğrultusunda hareket eder. Aksi bir davranış, normal değildir ve davranış bozukluğu olarak nitelendirilir. İşte İman olgusu da bir mefhumdur ve kesinlik ifade etmesi gerekir. Bir mümin iman mefhumundan dolayı da normal şartlarda, onun gereği şekilde hareket eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bur gerçeği Kur'an'ı Kerimde Allah Subhanehu Teala birçok ayeti kerimede burhan ve sultan lafızlarını kullanarak vurgulamaktadır. Ve yine aynı şekilde Allah Subhanehu Teala Kur'an'ı Kerimde zandan uzak durmamızı istemektedir. Bunları ifade eden ayeti kerimelere bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sultan ve Burhan ile alakalı ayetler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi burhanınızı getirin!..." (Enbiya:24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak içi sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir sultan getirin!" (İbrahim:10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her kim Allah'tan başka ilaha davet ederse, -ki bu hususla ilgili hiçbir burhanı yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kafirler iflah olmaz." (Mü'minun:117)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bunun gibi nice ayetler bu konuya temas etmektedir. Bakınız: Neml 64, El-Kasas 75, Yusuf 40, Yunus 68.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zann ile alakalı ayetler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Necm:23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve "Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler." (Nisa:157)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler." (En'am:116)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine zann ile alakalı şu ayeti kerimelere bakabilirsiniz: Necm 27-28, Yunus 36, En'am 148, A'raf 71, Ali İmran 151&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHAMMED{MUVAHHİD}  23-01-2008, 13:44:51  &lt;br /&gt;2. Amel- Şeri Hüküm nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amel denirken akla ilk olarak kişinin davranışları, yani hal ve hareketleri gelmektedir. Kısacası kişinin beyni ve kalbi dışında gerçekleşen tüm fiiler, amel olarak nitelendirilebilir. Ve nitekim alimlerin bu konu hakkında çokça teferruatlı açıklamaları mevcut. Örneğin; alim Ata Ebu Raşta ile Takiyyuddin En- Nebhani Usul-ul fıkıhı şöyle tarif etmişlerdir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tafsili delillerden istinbat edilmiş ameli şer'i hükümlerin bilgisi üzerine bina edildiği kaidelerdir. (Takiyyuddin En-Nabhani Islam Şahsiyeti c.3/11, Ata Ebu Raşta et-teysir-ul Vusul ilal Usul 1/6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şer'i Hüküm ise şu şekilde tarif edilmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şer'i hüküm ise; kulların fiilleri ile ilgili Şari'in/Şeriat Koyucunun hitabıdır. Bir başka anlatımla; insana ait fiillerden bir fiille veya insanın fiillerinden sayılan sıfatlardan bir sıfatla ilgili fikirlerdir. Kiralama, alışveriş, faiz, kefalet, vekâlet, namaz, halifenin ve Allah Subhenehû ve Teala'nın hadlerinin ikamesi, halifenin Müslüman olması, şahidin adil olması, halifenin erkek olması ve bunlara benzeyen şeylerin tamamı Şer'i hükümlerden sayılır. (Takiyyuddin En-Nabhani Islam Şahsiyeti c.1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarifler özellikle Usul alimlerinin neredeyse tamamının eserlerinde mevcuttur. Usulu veya şer'i hükmü tarif ederken hep fiil ve amel vurgusu yapılmaktadır. Konumuzun ana meselesi Şer'i Hüküm ve Usul olmadığı için amel konusuyla alakalı bir kaç ayet örneği vererek üçüncü konumuza geçmek istiyorum. Allahu Teala şöyle buyuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse, bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir." (Ali-İmran:97)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin." (Bakara:43)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara:216)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve buna benzer onlarca ayet ve bir o kadarda hadis mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman ile Amel arasındaki fark nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amel İmanın bir parçası mıdır? Konuyla ilgili ayetler incelendiğinde amelin, imanın bir parçası olmadığı, imanın dışında kaldığı sonucuna varmaktayız. Şöyle ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- "Onlar ki inandılar (iman) ve iyi işler yaptılar (amel)..." (Bakara:277)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada iman ve amel kelimeleri arasında atıfta bulunulması, yani "ve" bağlacı ile birbirinden ayrılması, amelin imanın bir parçası olduğu görüşüne aykırıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- "İnanarak iyi işlerde bulunan..." (Taha:112.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada "inanarak" cümlesi, hal cümlesidir. Yani hayırlı işlerde bulunan ve aynı zamanda mümin olan kimse kastedilmektedir. Bu ise salih amelle imanın farklı anlamlar içerdiğini ortaya koyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- "Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa hemen aralarını bulun. Eğer biri ötekine saldırırsa o saldırganlarla, Allah'ın emrine itaat edinceye kadar savaşın..." ( Hucurat:9.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah (c.c), bu ayette asi taifeye mümin nisbetini vermektedir. Zahiri anlamı şudur; onlara mümin denilmesi, onların baği, saldırgan olduğu zamana aittir. Yani sadece geçmişteki durumları için onlara mümin denilmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe:119)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah (c.c) bu ayette imanla vasıflananlara takvalı olmayı emretmektedir. Bu ise imanla takvasızlığın bir arada bulunabileceğine delalet eder. Aksi takdirde takva emri anlamsız ve kazanılmışı yeniden kazanma anlamına gelirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- "... Onlar o kimselerdir ki Allah kalblerine iman yazmış ve mukadder etmiştir..." (Mücadele:22.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayet imanın merkezinin kalp olduğuna delalet eder. Başka bir ayette şöyle buyuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...İman kalblerinize girmedi henüz ..." (Hucurat:14.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde ameller imanın cüzü gibi gösterilmiştir. Mesela şu ayette olduğu gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir''. (Nisa:93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Zina eden kişi zina ettiği sıra mümin olduğu halde zina etmez. Hırsızlık yapan kişi hırsızlık ettiği sıra mümin olduğu halde hırsızlık etmez, içki içen kişi içki içtiği sıra mümin olduğu halde içki içmez.'' (Buhari, Esribe, 1) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için de Hariciler ve Mutezile bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri delil göstererek, amelleri, imanın asıl cüzleri saymış ve iman ettiği halde imanının gereği olan davranışlarda bulunmayan, mesela namaz kılmayan, büyük günah işleyen kimse mümin değildir, demişlerdir. Buna ne diyeceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, amelleri imanın asıl unsurları gösteren bu ve daha başka ayet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır. Bununla beraber günah işleyen kimseye mümin denilebileceğini ve inkar olmadıkça imanın ortadan kalkmayacağını gösteren ayet ve hadisler de pek çoktur. Bu hususla alakalı şu ayeti gösterebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Ey müminler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki, Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.'' (Tahrim:8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette Allahu Teala günah işlemiş olanlara ''mümin'' diye hitap etmektedir. Eğer büyük günah işleyen kimse imanını yitirmiş olsaydı Allah Teala bu kimseye ''mümin'' diye hitab etmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Peygamberimize geldim. Üzerinde beyaz bir elbise olduğu halde uyuyordu. Döndüm, sonra yine geldim, uyanmıştı şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Lailahe illellah'' diyen ve bu inanç üzerine ölen hiç bir kimse yoktur ki, cennet'e girmesin.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben; zina etse de hırsızlık etse de mi? dedim. O; Evet, zina etse de hırsızlık etse de girer, buyurdu. Ben tekrar; zina etse de hırsızlık etse de mi? dedim. Peygamberimiz; Evet, zina etse de hırsızlık etse de yine girer, buyurdu: Ben üçüncü defa; Ey Allah'ın Rasûlü, zina etse de hırsızlık etse de mi? dedim. Peygamberimiz; Evet, Ebû Zerr' in burnu toprağa sürülse ve böylece zelil ve hakir olsa da yine girer, buyurdu. (Buhari, Libas, 24; Müslim, iman, 40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu âyet ve hadisler ve daha pek çokları günah işleyen kimsenin imandan çıkmadığını, ancak günahkâr olduğunu göstermektedir. Büyük günah hakkında ileride başka delillerde sunacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu itibarla Mutezile ve Haricilerin görüşlerine delil gösterdikleri ayet ve hadislerin zahir manaları terkedilmiş ve ''olgun mümin değillerdir'' diye yorumlanmıştır. Bunun için de Peygamberimizden günümüze kadar bu böyle anlaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetlerden ve hadisi şeriflerden anlaşılacağı ve icmanın teyid ettiği üzere amel, imanın dışındadır ve imanın bir parçası değildir. Ulema, imanı ibadetlerin doğruluğunun şartı olarak görürler ve sünnet de bu görüşü teyid eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin imanın merkezi ve amelin, imanın bir parçası olmadığına dair görüşten maksat şu ki; kalbi tasdik, başlı başına insanın ahiretini kurtarmaya yeterli değildir. Kalbi tasdik sadece insanı kafirler zümresi dairesinden çıkarır, ama kurtaramaz; kurtuluşun başka şartları da vardır ki kitap ve sünnette zikredilmiştir. Bu görüş, insanın uhrevi kurtuluşunu sadece kalbi tasdik ve dille ikrarda görüp ameli gerekli bilmeyen Mürciye (Cebriye) fırkasının görüşünü batıl bilmektedir. Mürcie görüşü bazılarına göre, İslam ve Müslümanlar için en büyük tehlikeyi oluşturmuştur. Çünkü Mürciye'ye ait bu görüş, insanları ve özellikle genç nesli, davranışları yönünden tam bir sorumsuzluğa çekmekte; cehennem azabının sadece kafirler için vaat edildiğine, cehennem ateşinden kurtulmak için kalbi tasdik veya dille ikrarın yeterli olduğuna inanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Şafii'ye göre, Allah (c.c) insanın batınını ölçü kılar ve kullar ise insanın zahirine hükmederler, dille ikrar tasdikin habercisidir ve bazen de böyle değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHAMMED{MUVAHHİD}  23-01-2008, 13:46:26  &lt;br /&gt;4. Küfür nedir ve Kafir kime denir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyu daha net anlayabilmemiz için iman ile alakalı şu ayrıntıya girmemiz gerekmektedir. Resulü Ekrem (s.a.v.)'in Allahu Teala tarafından getirmiş olduğu şeylerin hepsine iman etmek farzdır. Bunlardan bazılarına iman edip bazılarını inkar etmek caiz değildir. Peygamber (s.a.v.)'in çeşitli dini öğretiler ve ahkam hakkında getirdikleri oldukça etraflı ve geniş olduğundan her ferdin bunların hepsi hakkında etraflıca bilgiye sahip olması ve tasdik etmesi mümkün değildir. Bunun için Resulullah (s.a.v.)'in getirdikleri ikiye ayrılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir kısmı tevhid, mead (Allah'a ve ahiret gününe iman), namaz ve orucun farz oluşu gibi teferruatıyla malum olanlar, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir kısmı ise kitap ve sünnette mevcut olup icmalen malum olanlardır. Tafsili (ayrıntıları) malum olanlara tafsili olarak iman, icmalen malum olanlara ise icmali (genel) olarak iman et­mek farzdır. Tafsili imanın gerekli olduğu yerler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Allah (c.c)'ın varlığına, vahdaniyetine, ortak ve benzeri olmadığına iman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Halketme ve icadetmede (yaratışta) tevhid. Yani alemde Allah'tan başka halıkın (yaratıcının) olmadığına inanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Rububiyyette ve tedbirde tevhid. Yani alemde Allah'tan başka müdebbir (idare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden) olmayışına inanmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- İbadette tevhid. Yani Allah'tan başka ibadet edilecek bir mabudun olmadığına inanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in nübüvvetine ve risaletinin evrenselliğine iman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Mead ve ceza gününe iman. Mütekellimlerin çoğu bunda gaflete düşmüşlerdir. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'de meada iman, Allah'a imanla birlikte zikredilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Allah'a ve ahiret gününe (meada) gerçekten inanıyor­sanız..."(Nisa:59.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman, bu hususların hepsini tasdik etmekle gerçekleşir. Bunlar­dan herhangi birini inad ve şüpheyle inkar etmek insanı İslam dairesinden çıkarıp kafirler zümresine katar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizdeki kaynaklar Peygamber (s.a.v.) zamanında şahade­teyni ikrarın bu altı şehadeti kapsamı içerisine aldığına, şahade­teynle bu altı şahadetin kastedildiğine delalet etmektedir. Bundan dolayı teferruatla ilgili meseleler ve kelam ilminde incelenen çeşitli konuları, her ne kadar İslam'ın özüyle ilgili hususlar da olsa bunları teferruatıyla kalben tasdik farz değildir, icmalen -genel olarak- iman etmek yeterlidir. Örneğin; Kur'an'ın kadim veya hadis olduğuna inanmak veya Allah'ın sıfatlarının zatının aynısı mı yoksa zatına izafe ve zatından ayrı mı olduğu gibi kelamla ilgili konuları incelemek farz değildir. Mümin olan Al­lah'ın alim ve kadir olduğuna inanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfrün Tanımı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfür, lügatta örtmek, gizli tutmak ve saklamak anlamındadır. Tohumu toprağa gömüp üzerini örttüğü için çiftçiye kafir denilir. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider..." (Hadid:20.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfrün ıstılah anlamı ise iman edilmesi farz olana iman etme­mektir. Bu husus ister tevhid, Resulullah (s.a.v.)'nın risaleti ve mead gibi tafsili imanla ilgili olsun ve ister teferruatla dair icmali imanla ilgili olsun aynıdır. İyci (El-Mevakif, s.388.), İbn-i Meysem Behrani (Kavaid'ul Meram, s.171.), Fazıl Mikdad (İrşad'ut Talibin, s.443.) gibi büyük alimler ve başkaları küfrü, Resul-i Ek­rem (s.a.v.) tarafından getirildiği malum olan şeyi inkar etmek olarak tanımlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı Küfre İten Sebepler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Tafsili imanın farz olduğu hususları inkar etmek. Yaratanı veya zati tevhidin herhangi bir türünü, Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in risaletini ve kıyamet gününü inkar etmek gibi. Bu hususları inkar eden veya kendini bu konuda cahilmiş gibi gösteren kişi kafirdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İslam'dan olduğunu kesin olarak bildiği bir hususu yalanla­mak ve inkar etmek. İnkar eden kimse ister yeni, ister eskiden beri Müslüman olsun farketmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-İslam'ın zaruriyetinden (dinden olduğu apaçık bilinen) olduğunu bildiği hususu inkar etmesi kişinin küfrüne ve İslam'dan irtidat etmesine sebep olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ali (r.a.) bazı rivayetlerde yer aldığına göre küfrü aşağıdaki bölümlere ayırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Küfr-ü Cühud: Vahdaniyyet ve meadı inkâr. Zındıklar ve Dehriyye (Maddeciler) bu bölüm kapsamına girerler ve şöyle derler: "Bizi ancak madde yok eder." Bu bölüme giren kafirlerden bir kısmı ise marifet elde ettikten sonra tekzib ve inkarda bulunanlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne zamanki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir kitap (Kur'an) geldi, daha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri (Kur'an) kendilerine gelince onu inkar ettiler; Hay Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!" (Bakara:89.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Küfr-ü Terk: Allah'ın emrettiğini terketme sebebiyle küfür: Bu konuda Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?..." (Bakara:85.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Küfr-ü Beraat: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Sonra da kıyamet gününde bir kısmınız, bir kısmınızı inkar edecek, bir kısmınız bir kısmınıza lanet okuyacak..." (Ankebut:25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Küfr-ü Nimet: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve Rabbiniz şöyle bildirmişti: Andoslun şükrederseniz, size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir." (İbrahim:7.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Küfr-ü Mutlak: Küfür kelimesinin kayıtsız olarak nisbet verilebileceği durumlardır. (Meclisi, El Bihar, c.72, s.100.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfür çeşitlerinin ne olduğunu bilmek için şu kaynaklarada bakılabilir. Medaricus Salikin İbn Kayyım el Cevziyye c.1 s.266-267 ve Kütübi Sitte c.15 s.145&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük günah hakkında ise alimlerin görüşleri şu şekildedir. Büyük günah mümini imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Ancak böyle bir mümin asi sayılır. Ameller imandan bir cüz (parça) değildir. Ancak işlenen günahı helâl saymak, onu hafife ve alaya almak, kesinlikle küfürdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mu'tezile mezhebinin görüşü: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük günah işleyen ne mümin, ne de kâfirdir. O fasıktır ve iki menzil arasındaki bir menzildedir. Bu mezhep, imanı kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amellerin yapılması şeklinde tarif ettikleri için; büyük günah işleyenleri mümin kabûl etmemişlerdir. Ancak kâfir de kabul etmemişlerdir. Çünkü, Peygamber (s.a.v.) asrında ve takip eden dönemlerin hiçbirinde büyük günah işleyenlere, dinden çıkanlara verilen ölüm cezası verilmemiştir. Eğer kâfir olsalardı, imandan sonra küfre gitmenin cezası olarak öldürülmeleri gerekirdi. Bu yapılmamıştır, onun için bunlar iman ile küfür arasındadırlar. Bunlara "fâsık" denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haricîlere göre: Büyük ve küçük günah işleyen kimse kâfir olur. İslâm'ın, yapılmasını emrettiği ameller imanın bir parçasıdır. Yani amel imandan bir cüz'dür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haricîlerden bir fırka olan el-Ezârika'nın görüşü: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük günah işleyen kimse "müşrik"tir. Çünkü böyle kimse hem Allah için, hem de Allah'tan başkası için amel etmektedir. Yaptığı büyük günah ile Allah'tan başkasını (nefsini veyahut şeytanı) ona ortak koşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarda belirlenen bütün görüşler, sahiplerince bir takım delillere dayandırılmıştır. Biz ise en güvenilir olan, alimlerinin çoğunun icmaen delil olarak kabul ettiklerine bakacağız. Diğerleri için akaid kitaplarında geniş malumat verilmiştir; oraya bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Delil: İman, kalp ile tasdiktir. Mümin'in imandan çıkması için kalbindeki tasdikin değişmesi gerekir. Hangi beşerî zaaflardan kaynaklanırsa kaynaklansın, işlenen büyük günahlar, tasdiki değiştirecek mahiyette olmadığı sürece işleyenini imandan çıkarmaz. Kalpteki tasdiki değiştirme ise ancak yapılan günahı helâl sayarak veya o hükmü alaya alarak meydana gelir. Şer'i hükümlerle alay etmedikçe, hafife almadıkça ve helâlleri haram, haramları da helâl kabul etmedikçe; kalpteki tasdik değişmemiş olur. O değişmedikçe de kâfir olunmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğini affeder. " (Nisa:116) ayeti, ancak şirkin affedilmeyeceğini, diğer günahların ise -eğer Allah dilerse- affedebileceğini ifade etmektedir. Eğer büyük günahlar da küfür kabul edilseydi, ayetin ikinci bölümünde "ma dûne zâlik = bunun dışındakiler.." ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Delil: "Asi" denilen büyük günah sahiplerinin gerçekte mümin olduklarını belirten birçok ayet vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları, şeytan işi pisliklerdir. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Mâide: 90)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa.." (el-Hucurât:9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey iman edenler, yürekten, hâlis (samimi) bir tevbe ile tövbe ederek Allah'a dönün." (Tahrim: 8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. " (Bakara:178) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayetlerde görüldüğü gibi büyük günah işleyenlere "Ey inananlar" diye hitap edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Delil: Mümin bir kimse öldüğü zaman cenaze namazı kılınır ve Müslüman kabristanına defnedilir. Asr-ı saadetten bugüne kadar büyük günah işlemiş ve tövbe etmemiş olsa bile (gizli halleri Allah'a ait olmak üzere), ölen her Müslüman için, günahkâr veya günahsız ayrımı yapılmaksızın cenaze namazı kılınmış ve Müslüman kabristanına defnedilmiştir. Peygamber'in tatbikatı böyle olmuştur ve İslâm âlimleri bu konuda icmâ etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kendisine emanet edilemeyen kimsenin imanı yoktur. "Zina eden kimse, mümin iken zina etmez, mümin iken hırsızlık yapmaz, mümin iken içki içmez... " (Buhârî, Mezalim 30; Müslim, İman 100,104; Ebû Davûd, Sünnet, 15; Tirmizî İman, 11). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeklinde varid olan hadisler, büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarına delil değil; ancak imanlarının kâmil olmadığına delildir. Kâmil bir iman, büyük günahların işlenmesine engeldir. Direkt küfür (inkar) ibaresinin geçtiği şu hadiste buna örnek veriliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim bir kadına arkasından yaklaşırsa Muhammed'e indirileni inkar etmiş olur." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir rivayette ise: Kim bir kahine veya bilgice müracaat eder ve onun dediğini tasdik ederse Allah'ın Muhammed'e indirdiğini inkar etmiş olur. (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122; Müsned, c.2 s.408,476)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alimlerin neredeyse ekseriyeti bu ve buna benzer hadisi şeriflerde gecen inkar ve küfür ibarelerinin irtidat eden kişiyi dinden çıkaran bir küfür olmadığını bilakis bunların küçük küfür olduğunu şöyle ele almaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün günahlar küçük küfür nevi'dendir. (Medaricu's Salikin İbn Kayyım el-Cevziyye c.1 s.266)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük günahın kişiyi dinden çıkarmayacağını söyleyen aslında bütün selefilerin, hatta vahabi mezhebinin dahi kurucusunun dayandığı alim İbn-i Teymiyye, bakınız Kitabul İman adlı kitabında neler söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük günah işleyene gelince, o kafir sayılmaz, isyankar veya fasık sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... kalbinde imandan bir zerre bulunanın Cehennem'de ebedi kalmayacağında ittifak halindedir. (Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra-İmam İbni Teymiyye Hayatı-Fikirleri-Eserleri s.316)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim bu konu ile alakalı ileri sürülen meşhur ayeti kerimeye, yani Maide suresinin 44. ayeti celilesine. Orada Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir." (Maide:44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim alimlerin bu ayeti celile hakkındaki tefsirlerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Kurtubi El-Camiu li-Ahkami'l-Kuran:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ ken­dileridir." Diğer âyetlerde de "zalimlerin, fasıkların ta kendileridir" dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim'in Sahih'inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu ha­dis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüş­tedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur'ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mü-cahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Mes'ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister Müslüman, ister yahudi, ister katır olsun Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde hüküm ver­menin helal olduğuna kanaat getirerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, kendisinin haram işlediğine inanarak böyle bir iş yapan ise, Müslümanların fasıkları arasında yer alır. İşi de Allalı'a kalmıştır. Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse de ona mağfiret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Abbas da kendisinden nakledilen bir rivayete göre şöyle demektedir: Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa o, kâfirlerin işine benze­yen bir iş yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle de denilmiştir: Yani, kim Allah'ın bütün indirdikleriyle hükmet­mezse, o kimse kâfirdir Ancak, tevhid İle hükmetmekle birlikte, şer'î bazı hü­kümler gereğince hükmetmeyen kimse, bu âyetin kapsamına girmez. Doğru olan birinci görüştür. (İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil'l-Kur'an, Buruc Yayınları: 6/243-245.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Kesir Tefsiri :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah İbn Abbas'dan : Bu ayette küfür, sizin anladığınız manada küfür değildir, dediği rivayet edilmiştir. Tavus da: Buradaki küfür, dinden çıkaran küfür değildir, demişti. (İbn- Kesir Tefsiri c.2 s.24 Sağlam Yayınevi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Cafer Muhammmed b. Cerir et Taberi Tefsiri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavus diyor ki: Bir kişi, Abdullah b. Abbas'tan, ‘Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler..' ayetlerini sordu ve dedi ki: ‘ Bir kimse bunu yaparsa kafir mi olur? ‘ Abudullah b. Abbas da dedi ki : ‘Onun bunu yapması kafirliktir. Fakat o kimse Allah'ı ahiret gününü, şunu vu şunu inkar eden kimse gibi değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah b. Mesud nakledilen diğer bir görüşe göre ‘ Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendisidir.' Ayetindeki ‘Kafirler'den maksat, Allah'ın indirdiğini inkar ederek onun dışındaki şeylerle hüküm verenlerdir. Allah'ın indirdiğini, Allah tarafından olduğunu kabul ederek onun dışındaki şeylerle hüküm verenler ise zalimler ve fasıklardır. (Taberi Tefsiri c.3 s.308-309 Hisar Yayınevi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bu açıklamalardan sonra kişi inkar etmedikçe, ki inkar'ın içerisine tercih ve hafife almada girer, dinden irtidat etmediği neredeyse alimlerin tamamının ittifaken kabul etmiş olduğu bir gerçektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim özellikle Hariciye görüşünü savunan mezheplerin ki günümüzde bu görüşü savunun Vahhabi mezhebi taraftarları da mevcut, çokça ileri sürdükleri tağut ile alakalı ayetlere. Örneğin;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa:60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip (inkar edip) Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara:256)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetlerde geçen tağut nedir ve bir müminin tağuta karşı tutumu ne olmalıdır bunu kısaca ele alalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ta-ğa-ye", kökünden mübalağa tipiyle bir cins isimdir. ‘Sınırı aşmak, isyanda ve karşı çıkışta fazla ileri gitmek, hadde tecavüz etmek' manalarına gelir, mastarı ‘tuğyan'dır. Suyun yatağını aşıp taşması manasında Kuran'da Nuh tufanının anlatıldığı kıssada bu kelime şöyle kullanılır; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Su tuğyan ettiğinde sizi akıp giden(gemi)de biz taşıdık." (Hakka:11) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı surede, sanılandan, beklenilenden çok daha korkunç olan soğuk fırtınayla beraber gelen zelzele için de ‘tağiye' kelimesi kullanılmıştır; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Semud'a gelince; onlar, şiddetli bir sarsıntıyla yok edildi." (Hakka:5) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca "Sakın tartıda ölçüden şaşmayın" (Rahman:8) ayetinde de aynı kökten türeme fiil kullanılmıştır. Peygamberle alakalı olarak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gözü kaymadı ve şaşmadı, and olsun, o Rabb'in en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü." (Necm:17-18) ayetinde aynı kökten ‘şaşmak, çevrilmek' manalarında kullanılmıştır. Kavramın bu manalarıyla o toplumun insanlarınca kullanıldığı ve herhangi bir şekilde haddi aşmayı içerdiği açıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekli, İbnü Cerir et-Taberi şöyle tarif ediyor; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah'a karşı isyankar olup, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapılıp mabut tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şeydir." Başka bir ifade ile "Başkaları üzerinde rabbleşip başkalarının dünya hayatını yönlendirip yeryüzünün rabbi kesilmeye çalışan ‘şey'lerdir." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine Bakara suresinin 256 ayetinin tefsirinde İmam Taberi tağut için şunları söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette zikredilen ‘Tağut' kelimesinden maksat. Ömer b. el- Hattap, Mücahid, Şa'bi, Dehhak, Katade ve Süddiye göre Şeytan demektir ve Muhammede göre sihirbaz demektir ve Cabir b. Abdullaha göre Kahin demektir. Taberi, Tağut hakkında söylenecek en doğru görüşün, onun, Allaha karşı azgınlaşan ve Allahın dışında kendisine tapınılan şeydir, diyen görüş olduğunu söylemiştir. İsterse tağut, kendisine tapanları zorla taptırmış olsun, isterse onun zoru olmadan insanlar kendilerinden ona tapmış olsunlar. Bu nedenle, kendisine tapılan bu varlık Şeytan da olabilir Heykel de, put da yahut başka herhangi bir şeyde. ((Taberi Tefsiri c.2 s.115 Hisar Yayınevi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine İbn-i Kesir ise bu ayet ve tağut hakkında şunları söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tağut'u inkar edip Allah'a inanan kimse" Yani kim, putlardan, eş ve ortak koşulanlardan, şeytanın çağırmış olduğu, Allah'tan başka tapılan her şeyden kendini sıyırıp uzaklaştırır, Allah'ın bir olduğuna inanıp sadece O'na ibadet eder ve O'ndan başka ilah bulunmadığına şehadet ederse "kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmılştır." Yani işini yoluna koymuştur, en güzel ve doğru yola girmiştir. Bu, sıkıca rabtedilme, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa benzetilmiştir. Sağlam Kulp: İmandır veya İslam'dır. ((İbn- Kesir Tefsiri c.1 s.213 Sağlam Yayınevi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu tefsirler ve bunun gibi onlarcası hep tağutun İslam karşıtı yani küfrü temsil eden her şeyin kapsadığını çok net bir şekilde dile getirmektedir. Özellikle Bakara suresinin 256 ayeti celilesinde geçen şu ibare "Tağut'u inkar edip Allah'a inanan kimse" yani tağut'un iman'ın, İslam'ın tam karşısında duran küfür olduğunu çok net bir şekilde ifade etmektedir. Dolayısıyla inkar edilmesi gerekir. Kimde onu inkar etmez ise küfürü inkar etmemiş olur ki, bu Allah muhafaza kişiyi dinden çıkarır. Şu durumda örneğin küfrü temsil eden demokrasi'yi, laikliği ve cumhuriyeti, yani tüm tağuti sistemleri, inkar etmediği müddetçe veya onlara iman ediği sürece irtidat söz konusudur. İşte bu gerçeği alim Abdulkadim Zellum yazmış olduğu şu eserinin başlığında da ne kadar net ifade edilmektedir: Demokrasi Küfür nizamıdır, onu almak, tatbik etmek ve ona davet etmek haramdır. Yani kim tağutu (tüm İslam dışı olan her şeyi) inkar ederde onunla amel ederse yapmış olduğumuz tüm mezkur delilerden ötürü halen Müslüman'dır, lakin çok büyük günah işlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak ta tekfir hastalığının ne kadar kötü bir haslet olduğunu ele alarak yazımıza son vermek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekfir ıstılahta, bir Müslüman veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek; küfre girdiğini söylemektir. Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup Müslüman olabileceği gibi; Müslüman olan bir kişi de dinden dönerek küfre girebilir. Ancak Müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini tarih boyunca mezhepler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Hatta bir mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir. Bu konudaki tartışma, Haricîlerin ortaya çıkışıyla, yani Hz. Ali'nin döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali'yi, Allah'ın hükmünü bırakarak beşerin hükmüne başvurmakla itham etmiş ve Hz. Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi. Haricî olarak adlandırılan bu gurubun bu davranışlarıyla İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilahare çeşitli nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima Müslümanların gündemini işgal etmeye devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, bu tekfir olgusunu Müslümanların gündemine koymaya çalışan tüm cemaat ve bu cemaatlere bağlı olan fertlerin, bilmeleri gereken şu gerçeği söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Allah (c.c.)'hu hiç bir mümine çıkıp kişilerin hallerini araştırıp onları tekfir etmemizi istememiş, bilakis ümmetin hatta insanlığın kurtuluşu olacak olan Raşidi Hilafet Devletini kurup onunla insanlığa ilahi nur saçmamızı istemektedir. Bu ilahi görevi bizlere gösteren Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.v.)'dir ve onu en güzel bir şekilde örnek kabul edip Halifeliğini yapmış olan Raşidi Halifelerdir. Yoksa bazıların örnek aldığı, dördüncü Raşidi Halife olan Ali (r.a.)'na karşı gelip hatta onu tekfir edip canına kast eden Hariceye mezhebi ve onun fitne yayan günümüzün modern uzantısı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ım bizleri bu dava üzere şehit olmayı nasip eyle ve aramıza fitne sokmak isteyen hiç bir kimseye fırsat verme... Amin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4832298654482944115-4263673662669376422?l=radyobal.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://radyobal.blogspot.com/feeds/4263673662669376422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4832298654482944115&amp;postID=4263673662669376422&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4263673662669376422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4832298654482944115/posts/default/4263673662669376422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://radyobal.blogspot.com/2008/06/muhammed-muvahhid-yazilari.html' title='MUHAMMED MUVAHHİD  YAZILARI'/><author><name>Garip</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16066853652328754306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SNzD7rw8r8I/AAAAAAAAA8A/2qsoLZcJonM/S220/img.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM8HRA1UcI/AAAAAAAAA4s/TFtntT3Znkc/s72-c/NAMAZ.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4832298654482944115.post-7672425965716123435</id><published>2008-06-25T23:45:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T16:26:22.094-08:00</updated><title type='text'>SEVDE GÖK YAZILARI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM7NJzaJsI/AAAAAAAAA4k/4C5y2hp_xsk/s1600-h/SEVDE+G%C3%96JK.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_L-FgHxDMu78/SGM7NJzaJsI/AAAAAAAAA4k/4C5y2hp_xsk/s400/SEVDE+G%C3%96JK.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216077890581046978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muvahhid Kadının Tevhid Bilinci Ve Muvahhid Evlad Eğitimi -1-  &lt;br /&gt;10/12/2007 - 14:50  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sevde Gök  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;MUVAHHİD KADININ TEVHİD BİLİNCİ VE MUVAHHİD EVLAD EĞİTİMİ -1-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevde Gök&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhlar âleminde Allah ile yapılan ahidleşmeyle (sözleşme) başlar Tevhid bilinci…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (Misak'ı) bozmazlar." (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Rabbimiz Allah (c.c)'ın “onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler” buyruğu, selim akıl sahiplerinin özelliğidir. Rabbiyle ruhlar âleminde ahitleşen ruh, ana rahmi aracı kılınarak dünyaya gönderilir. Ruhlar âleminde başlayan ruhun serüveni, tevhid bilinci, muvahhid kadının rahminde biçimlenecek, geldiği yeryüzünde, tüm dünyayı etkileyecek ve sarsmak üzere önem arz etmektedir. Tertemiz rahimlere ekilen tertemiz tohumlar, temiz mahsuller için en güzel sonu hazırlayacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının rahmini vesile kılarak, Yaradan Allah; yaratma sıfatıyla Hakkı batılın beynine fırlatıp atmış ve batılı paramparça etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, Biz, hakkı batılın tepesine atarız da o, bunun beynini parçalar. Bir de görürsünüz ki bu, yok olup gitmiştir…” (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Vahiy, “yaradan Rabbinin adıyla oku” diye indirilmekle, Allah'ın yaradan sıfatını hatırlatarak, hiçbir beşerin yaratma vasfına sahip olmadığını, yaratılan beşer sıfatıyla Allah'a eş koşmaması gerektiğini kabul etmesi öğretilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“De ki, hiç şüphesiz benim Rabbim hakkı yerine koyar.” (3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah (c.c) ilk Ayet'iyle yaratma sıfatını zikrederek, batılı paramparça etmiş ve Hakkı yerine koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muvahhid yuvanın kurulması ve muvahhid evlad yetiştirilmesi için duyulan ilk ihtiyaç, Saliha kadındır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hureyre (r.a)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kadın dört (hal ve sıfat)için nikâh olunur: Malı için, soyu için, güzelliği için, dinî için (Ey mü'min, sen bunlardan)dindar olanını ele geçirmeye bak!(eğer dediğimi yapmazsan) iki elin fakirleşir.” (4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini için alınan, Saliha kadın, eşine ve çocuklarına, tıpkı, muvahhid Hıristiyan olan ve ilk vahiy ile iman eden Hz. Hatice annemiz gibi, eğitim ve öğreniminde, dava kadını olmasında örnek teşkil edecektir… Şirksiz şeriksiz iman etmiş kadının ana rahmi, tertemiz evladları, tıpkı bir nebat (bitki) gibi yetiştirecek en mübarek olan bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muvahhid kadının tertemiz rahminden dünyaya gelen aciz kul, büyüyüp rüşdüne erdiğinde, kendisini yetiştiren ebeveynlerin etki ve yetkisiyle, ahretini etkileyecek dünyevi yaşam tarzını seçmiş olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hureyre (r.a)'ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s) şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir. Bundan sonra annesi-babası (Yahudi ise)onu Yahudi yaparlar, (Nasranî ise) onu Nasranî yaparlar, (Mecusi ise)onu Mecusi yaparlar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz, kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik olanı hiç görüyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra Ebu Hureyre (r.a), şu Ayeti söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O halde sen, yüzünü bir olan muvahhid dine, Allah'ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30)” (5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne ve babası tarafından, tağutu reddetmesi gerektiği, aksi halde imanının geçerli olmayacağını öğrenen muvahhid evlad, tıpkı Hz. Yusuf gibi, dil ile ikrar, kalb ile tasdik gerçekleştirecek ve bunu ilan edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Çünkü ben, Allah'a inanmaz bir kavmin dinîni-ki onlar ahreti inkâr edenlerin ta kendileridir-terk ettim.” (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hani Lokman, oğluna -o ona öğüt verirken (şöyle) demişti: '”Oğulcağızım, Allah' ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.” (7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu büyük zulüm, insanı ya tağut yapar, ya da köle… Muvahhid toplumların oluşması için, muvahhid ailelerin hazırlanması gerekir. Fertlerin muvahhidleşmesi, bir aile kurması ve kurduğu ailenin her doğan ferdini, yüzünü Allah'a döndürerek yetiştirmesi çok önemlidir, bu güzel küçük toplum, nice güzel büyük toplumların oluşmasında öncülük edecektir. Lokman hekim'in biricik oğluna hitaben söylediği şu sözler "Ey oğulcağızım, Allah'a şirk koşma, çünkü şirk en büyük günahtır" derken bir tane insanın ne kadar önemli olduğunu, onun soyundan devam edecek nesiller için şirksiz imanın, temiz fıtrat üzere nesillerin devamının ne denli şart olduğunu vurgulamaktadır aslında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şüphesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasını yarlığamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için, yarlığar. Kim Allah'a eş tutarsa muhakkak pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirk koşmanın ne demek olduğunu anlayabilmek için, Allah (c.c)'ı bilmek gerekir. Allah'ı hakkıyla tanımak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” (9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Ayet'in daha iyi anlaşılması için, Hacc, Suresinin 73. Ayeti ile cevap bulalım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey insanlar, (size)bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız-hepsi bir araya gelseler dahi, gerçekten bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda belirttiğimiz gibi, yaratma sıfatıyla yüceliğini ortaya koyan Allah azze ve celle, Yaratma vasfı olmayan ve aslada olamayacak olan kullarının nankörlüğünü ve Zatını gereği gibi anlayamadıklarını, hatta anlamak istemediklerini açıklamaktadır… Sineği bile yaratamayacak insanoğlu, basit bir yaratılanı ilah ve Rabb edinmekte, yaptığının yanlış olduğunu kabullenememektedir. Bazı insanlar da cahilce, tuğyan eden, azgınlaşanların, ilahlık taslayanların peşine takılıp helak olmaktadırlar… Allah'ı sever gibi sevdikleri (Bakara, 2/165) İlah, Rab, melik kabul edip taptıkları insanların, ne kadar aciz, ne kadar zavallı olduklarını, bir sineği bile yaratmaya güçlerinin yetmeyeceğini anlayamamaları, Allah'ı gereği gibi takdir edemediklerinden, tanıyamadıklarından kaynaklanmaktadır… Muvahhid anne ve baba, evladına, Allah (c.c)'ı, Peygamber (s. a.s)'i, Kur'an'ı, Sünneti gereği gibi öğretmelidir ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Ta ki, helak olan kişi bilerek helak olsun, yaşayan (inanacak olan da)kişi de (kât'i bir delil üzere) bilerek yaşasın…” (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahirette, ailesinden hesaba çekilecek olan anne ve baba, yavrularını, Allah'ın indirdikleriyle yetiştirecektir, ta ki, evladı, bilerek iman etsin, ilme dayalı tahkiki iman veya inkâr edecekse de bilerek inkâr etsin ve anne babanın sorumluluğu kalksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır…” (11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman edenlerin her biri, kendi nefsini korumada, ehlini, Dinini, malını, canını, neslini, akıllarını korumakla mükelleftir. Yegâne Önderimiz Rasulullah (s.a.s), ümmetinden olan muvahhid mü'min leri çobana benzetiyor ve uyarıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her biriniz çoban ve her biriniz sorumludur. İmam (devlet başkanı) bir çobandır, o da (yönettiklerinden) sorumludur. Erkek, kendi aile fertleri üzerinde bir çobandır, o da bundan sorumludur. Kadın da kocasının evi üzerinde bir çobandır. O da elinin altındakilerden sorumludur. Dikkat edin! Her biriniz çoban ve her biriniz sorumlusunuz.” (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailenin her ferdinden sorumlu olan ve hesaba çekilecek olan ebeveynler, oyuncular olarak yaratıldıklarını ve başıboş bırakıldıklarını sanmamalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri oyuncular olarak yaratmadık." (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın halifesi olmak için gönderildiğimiz yeryüzünde, keyfi aratılmadığımızı, sorumluluklarımızın olduğu bize hatırlatılmaktadır… Tevhid bilincine ermiş muvahhid anneden beklenen, çocuğuna, şirksiz şeriksiz, kayıtsız şartsız iman etmenin ne olduğunu anlayabilmesi için, Allah (c.c)'ı gereği gibi tanıtmasıdır. Annenin tertemiz imanla, tertemiz rahimden dünyaya getireceği oğulları ve kızları, yetiştirmedeki gayesi, tüm dünyada, tarihin akışına kendini bırakacak değil, tarihin akışını değiştirecek mücahidler ve mücahideler olacaktır… Tüm yeryüzünde, fitneden eser kalmayıncaya, din tamamen Allah'ın oluncaya kadar cihad edecek evladları, ancak muvahhid annelerin eliyle yetişecek, Tevhid bilincine erdirilecek nesiller gerçekleştirebileceklerdir… En güzel örnek, Kur'an'da zikredilen, âlemlere üstün kılınan, iffetinden dolayı övülen annemiz, Hz. Meryem'dir… Namus ve hayâ timsali Hz. Meryem, tağuttan, şirkten, küfürden, erkeklerden, hayâsızlıktan uzak, tertemiz yetişmiş, Hz. Zekeriyya'nın eliyle büyütülmüş, eğitilmiş ve dünyayı sarsacak şekilde, Hz. İsa'yı dünyaya getirmesi nasib olunmuştur… 21. yüzyıl olan bu asırda da, tevhidin mahiyetini kavramış, katıksız iman ile Rabbine yönelmiş, davasını yüceltmek ve ilerilere taşımak için mücadele veren muvahhid annelere, yetiştireceği muvahhid evlatlara şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnot:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Râd,13/20. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Enbiya, 21/18. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Sebe, 34/48 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Sahih-i Buhari, Kitabu'n Nikâh, B. 16, Hds. 28&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 79, Hds. 113 ve 112 Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Kader, B. 6, Hds. 22 ve 25. Hadis'de ise şu ziyade var. "Eğer annesi-babası Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-Yusuf, 12/37. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-Lokman, 31/13. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-Nisa, 4/48 (ayrıca bkz. Nisa, 116). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-Hacc, 22/74. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-Enfal, 8/42. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11-Tahrim, 66/6. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12-Sahih-i Buhari, Kitabu'n-Nikâh, B. 82, Hds. 118. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13-Duhan, 44/38&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : www.islamivahdet.net&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muvahhid Kadının Tevhid Bilinci Ve 
